İSTANBUL BAROSU – HAYTAP

“HAYVAN HAKLARI PANELİ”

20.10.2007

Orhan Adli Apaydın Salonu, İSTANBUL

 

 

Av. Ahmet Kemal ŞENPOLAT (HAYTAP Hukuk Danışmanı, İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı)-  Öncelikle hoş geldiniz.

 

İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu ve Hayvan Hakları  Aktif Güç Birliği Platformu’nun ( HAYTAP) ın , Türkiye’de düzenlediği bilimsel bir toplantıdayız. Biraz dikkat ettiyseniz içimizde dernekçiler ya da hayvan sever derneklerinden çok akademisyenlerin ve bu işe biraz daha gönül vermiş olan insanların olmasını istedik. Sağ olsunlar bizi kırmadılar. Sayın Prof. Dr. Sevil Atasoy İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Profesörü, kendisini tanıyorsunuz. İnsanların hayvanlara eziyet etmesindeki psikolojik faktörleri, bunların engellenmesi yönündeki çözümleri bize bilgisayar üzerinde hazırlamış olduğu görsel bir  sunumla anlatacak.

 

Prof Dr Özcan Köknel, çok değerli hocamız; “Hayvana işkence eden insan türü”diye biz konusunu belirledik.  Bugüne kadar benim dikkat ettiğim bu tiptendaha önceden yapılmış toplantılarda, seminerlerde nedense işin içinde esasında olması gereken kişiler yoktu. Yani bir psikiyatr, bir sosyolog, bir hukukçu neden yoktu, ben hep hayret ediyordum. Onun için ilk defa yapıyoruz Türkiye’de böyle bu tipte bir katılımı ve paylaşımı . Bu yüzden açıkçası kendi şahsım adına çok mutluyum. Gündemimizde olan hayvan severlerin, hayvan korumacıların uzun zamandır gündeminde olan bu Hayvanları Koruma Kanununun değişmesi için bir çalışma yapılması gerekiyor. Yasadaki eksikler üzerinde duracağım; hangi konularda eksiklik var ve nasıl değiştireceğiz? Sonuçta biz Türkiye Büyük Millet Meclisi değiliz, parlamento değiliz, ama bir STK baskısı oluşturmamız gerekiyor, kamuoyunu bu konuda duyarlı hale getirmemiz gerekiyor. Yasadaki önemli eksikliklerden hukukçu olarak bu toplantıda yeri geldikçe de bahsedeceğim .

 

Leman Sam, değerli sanatçımız; asla bu tipten konuşmalarda ya da programlarında bizi yalnız bırakmayan; ne zaman “gelin” desek her zaman yanımızda hissettiğimiz kişi. Geldiği için çok teşekkür ediyoruz. O da sanatçıların topluma neden özellikle hayvan hakları konusunda yön veremediğini bir eleştirel bakış açısıyla dile getirecek.

Doğaner Gönen Bey Hürriyet Gazetesi’nin Yazı İşleri Müdürü; Hürriyet Gazetesi’nin en tepesindeki insanlardan bir tanesi diyeyim. Hayvanlarla çıkan bütün haberlerde onun emeği var, onun editörlüğü var. Biz açıkçası buraya özellikle kendisini çağırdık, çünkü basında en fazla hayvan haklarıyla ilgili konuya Birgün Gazetesiyle beraber Hürriyet Gazetesinde yer verildiğini görüyoruz. DOĞANER GÖNEN Beyden de işte medya içindeki durumu, havyan severlerin kendi içinde örgütlenmesi ya da daha iyi bir yola girebilmemiz için mücadele içinde neler yapmamız gerektiği konusunda kendi bilgilerini, deneyimlerini  bize aktaracak.

 

Diğer bir konuğumuz da Yalçın Ergündoğan; Birgün Gazetesinin “Dünya Yalnız Bizim Değildir” platformunun kurucu üyesi. Gerçek anlamda hayvan hakları sayfasını Türkiye’de ilk defa hazırlayan, toplumda duyarlılığın oluşmasını sağlayan gazeteci arkadaşımız. Sağ olsun o da bizi kırmadı ve geldi. Özellikle “endüstride ağır sömürü” dediğimiz “sanayi tipi hayvan üretimi” üzerinde biz konuşmasını istedik. Çok çetrefilli ve çok zor bir konu. Kendisinin bu konuda devamlı yazıları olduğu için olaya biraz da felsefi boyuttan bakmasını istedik.

 

Tabii ki de bize İstanbul Barosunun bu konferans salonunu açan, desteğini esirgemeyen İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyelerimizden Avukat Handan Doğan Hanım yanımızda, birazdan açılış konuşmasını yapacak ve bilgilerini, bize baro olarak nasıl sahip çıktığını, bu panelin oluşmasını ve komisyonumuzun devam etmesinde ne aşamalardan nerelere geldiğimizi size kısaca anlatacak. Onun için ilk sözü ben Avukat Handan Doğan Hanıma vermek istiyorum.

 

Av. Handan DOĞAN (İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi)- Değerli konuklarımız, değerli meslektaşlarım, hayvan severler; Hayvan Hakları Komisyonumuzun bu ilk paneline katılımınız için teşekkür ediyor, hepinize hoş geldiniz diyorum. Bugün çok değerli panelistlerimizle önemli bir başlangıç yapıyoruz. Ülkemizde hayvan hakları konusunda gerek kişisel, gerekse gönüllü kuruluşlar içinde çalışmalar yürüten çok sayıda hayvan sever olduğunu biliyoruz. Baromuz bünyesinde de bu alanda çalışma yapacak, hayvan haklarını aramada hukuki zemin oluşturacak bir komisyon kurmak uzun zamandır tasarlanmaktaydı, ancak bugüne kadar hayata geçirilememiştir. Hayvan hakları konusunda gönüllü çalışmalar yapan meslektaşlarımız da kişisel desteklerini bu alanda çalışan dernekler içinde sürdürmüşlerdir.

Geçtiğimiz yıl meslektaşlarımız, Hayvan Hakları Komisyonu kurmak istediklerinde bu beni çok mutlu etti. Kuruluşuna destek verdim, hatta koordinatörlünü de üstlendim. Bildiğim kadarıyla ülkemizde hayvan hakları komisyonu kuran ilk baro İstanbul Barosu ve halen bu görevi üstlenen bir başka baro da yok. Hayvan haklarını belirleme ve savunma, tam da baroların ve avukatların içinde bulunması gereken bir çalışma olmalıyken bu ilgisizlik nedendir? Çünkü hayvan hakları gündeme geldiğinde meslektaşlarımız sık sık şu soruları ya da yorumları duymaktadırlar:

Ülkenin bunca sorunu varken, insanlar aç gezerken, insanların sağlık sorunları çözülmemişken; sokaklarda evsiz-aç çocuklar dolaşırken hayvan haklarıyla ilgilenmek de nedir? Öyle ya tüm bunlar sorun olarak dururken, hayvan hakları da ne ola ki? Ben de bu eleştirileri duydum. Daha geçen hafta bana aynen şöyle söylendi: “Bunca şehit varken hayvan haklarının sırası mı?” Evet, tam da sırası. Dostluğu, barışı, kardeşliği, vefayı anlamak için tam sırası. Bu arkadaşa bir gün önce yaşadığım bir durumu anlattım, bu duygularımı sizinle de paylaşmak istiyorum:

Televizyonda şehit cenazelerini izliyorum, takip ediyorum ve gerçekten çok yoğun duygular içindeyim. Eminim herkes de aynı duyguları yaşadı. Ağlamaya başladım. Evde yalnızım ve köpeğim üst katta. Onun bizim evde sorun olduğunda yukardan inişinin pati seslerini bilirim ve gerçekten o pati sesleriyle geldi. Anlamıştı sıkıntı içinde olduğumu. Yanıma geldi, koca bir Rottweiller; önce yüzümü yalamaya çalıştı, göz yaşlarımı silmeye çalıştı. Kucağıma çıktı ve inanın boynuma sarıldı ve birlikte ağladık. Paylaşım bundan güzel, daha içten nasıl olabilir. etraftaki tüm insanlar bu dünyayı sadece kendilerinin zannederken, kendi neslini de, başka canlılara da çok acı yaşatırken “bu duyguyu başka kimle paylaşabilirdim o an?” diye düşündüm. Bana “şehit cenazeleri varken hayvanlarla ilgilenmek de nesi?” diye arkadaş hiç cevap vermedi, sadece dinledi.

Sözü uzatmadan bu duygularımıza en iyi tercüman olduğunu düşündüğüm Kızılderili Şef Seattle’ın mektubundan bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istiyorum:

1854 yılında topraklarının büyük bölümü beyazlar tarafından zorla elinden alınan, kalanı da Amerika Başkanı tarafından bir mektupla istenmiş olan Şef Seattle, Amerikan Başkanına etkileyici bir cevap yazmıştır. Bu çok uzun bir mektup; ben belli bölümlerini seçerek sizinle bugün paylaşmak istedim. Şöyle diyor Şef Seattle:

 

“Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir. Beyaz adamın kurduğu kentleri anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz. Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum, ama benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça yaşamın ne değeri olur? Bir Kızılderili’yim ve anlamıyorum.

Biz Kızılderililer bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz; çam ormanının kokusunu taşıyanı ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz. Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar; beyaz adam için bunun da önemi yoktur.

Toprak satmamız için yapmış olduğunuz öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul edecek olursak bizim bir koşulumuz olacak: Beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı gösteren. Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum. Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır. Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş; yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.

Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”

 

Komisyonumuz insan neslinin sonu gelmesin diye hayvanlara sahip çıkıyor; haklarının korunması için mücadele veriyor ve vermeye de devam edecek, büyük özveriyle çalışıyor arkadaşlarımız. Peki, yasalar yetecek mi? Yoksa yeniden vahşi Kızılderili mi olmalıyız ?

Saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

Av. Ahmet Kemal ŞENPOLAT- Av.Handan Doğan’a çok teşekkür ediyoruz, İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesiydi kendisi.

Konuşmacılarımıza şimdi Sayın Prof. Dr. Sevim Atasoy’la devam edeceğiz. Sanırım sunumla beraber bizi bilgilendirecek ve önce de bir konuşması olacak .

Prof. Dr. Sevil ATASOY (İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Uzmanı)-  Evet, hem konuşacağım, hem sunacağım. Onun için izin verirseniz buradan aşağıya inmek zorundayım.

Değerli katılımcılar, çok değerli hayvan hakları savunucuları; sizlerin sayesinde Türkiye hayvan hakları konusunda çok uzun bir yol geldi. Büyük güçlükler, büyük direnişlerle geldiğimiz bu yolun hiçbirimizi tatmin etmediğini biliyorum. Buradan öteye çok uzun bir yol var. Hayvan Hakları Türkiye Aktif Güç Birliği Platformu ( HAYTAP) ile, İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonunun birlikte düzenlemiş olduğu bu panelin bu yolda önemli bir adım oluşturacağından eminim. Bu panelde bana da konuşma fırsatı verildiğinden ve bu yol için bir taş da benim koymama fırsat tanındığından başta Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı Avukat Sayın Ahmet Kemal Beye , HAYTAP’a ve İstanbul Barosuna en içten teşekkürlerimi sunarım.

Bundan yaklaşık yarım yüzyıl önce babamın kanaryalarıyla başlayan hayvan sevgim, sokaklarda kedi ve köpekleri besleyerek uzunca bir süre sürdü. Son 15 yıldır yaşamımı önce bir köpek, daha sonra bir kediyle paylaşıyorum. Daha doğrusu onların evinde ben oturuyorum. Aynı sevgiyi, kuşaklar boyunca ailemizde süregelen sevgiyi torunuma aşılamaya çalıştım. Torunum böyle büyük bir keyifle canlıya aynı sıcaklığı, aynı sevgiyi gösteriyor. Umarım hayvanlardan almış olduğu karşılığı insanlardan da alacak.

Yaşam boyunca birçok şapkam oldu. Meslek yaşamımdaki bu şapkaların birini çıkarıp birini takmadım aslında; hep üst üste takmaya çalıştım. Çünkü bu şapkaları o kadar sevdim ki, birbiriyle öylesine ilişkileri vardı ki, rafta durmak yerine üst üste takmayı ve  hepsini birden yapmak gibi pek akılcı olmayan bir işi de gerçekleştirmeye çalıştım. Son 2 yıldır İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsündeki görevimi, Birleşmiş Milletlerdeki Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu Üyeliğimi, Uluslararası Adli Bilim Hizmetleri gibi özel bir bilirkişilik şirketinin sahipliğini ve daha birçok başka işin yanı sıra Hürriyet Gazetesinin pazar ekinde de her hafta delil avcısı diye bir köşede yazı yazıyorum. Yazdığım adli bilimler alanında denemeler, bu yaptığım incelemeye göre dünyada adli bilimler konusundaki bir akademisyenin bir gazetede bu alanda denemeler yazmasının da ilk örneği. Tabii bu konu gündeme geldiğinde Sayın Ertuğrul Özkök’ün fikri olduğunu ve onun da yaz diye beni zorladığını da ve kendisine hakikaten teşekkür ettiğimi yeniden belirtmek isterim.

Yazmış olduğum yüzün üzerindeki yazı arasından iki tanesi hayvanlarla ilgiliydi, bunlardan biri geçen sene Eylül ayında yayınlanan ve daha çok bestialite dediğimiz, yani hayvanlarla cinsel ilişkinin boyutlarının ne olduğunu ve buna yönelik cezaların neler olması icap ettiğini, ülkemizde ne gibi durumlar yaşandığını kaleme alan bir yazıydı, bu arada gördüğünüz ilisilasyonların her birinin de Ergün Gündüz isimli bir sanatçımıza ait olduğunu da belirtmek isterim. Yazmış olduğum ikinci yazı elimize bulaşan kan başlığını taşıyordu ve daha çok Amerika’daki ünlü bir sporcunun köpek dövüştürdüğünün ortaya çıkması ve bu köpek dövüşüne paralel olarak da uyuşturucu kaçakçılığı işinin içinde olmasıyla ilgili bir yazıydı. Ülkemizde gene hayvan dövüştürmelerin, köpek dövüştürmelerin, horoz dövüştürmelerin ne boyutta olduğunu, bu konuda hayvan haklarını savunma anlamında ya da hayvan sever derneklerin dahi birdenbire içlerinde bu tip dövüşlerin düzenlenip kumar oynandığı şeklinde süregelen bir yazıydı ve yasalarımızın yetersizliğinden bahsediyor ve ondan şikayetçi olan bir yazıydı.

Yüzün üzerinde yazmış olduğum yazı arasından bu ikisi aslında gerek Baronun gerekse platformun beni bulmasını sağladı, yani hayvan hakları konusunda benim de bir şeyler yapabileceğim bu iki yazı sayesinde anlaşıldı. İşin ilginç olanı yüzün üstündeki yazıya almış olduğum elektronik postalardan kat kat daha fazlasını bu iki yazı nedeniyle alıyorum. Bir yıl önce yazdığım bir yazı yüzünden hâlâ günde en az 10 elektronik posta almaktayım, demek ki hayvan hakları konusunda ciddi bir duyarlılık var, bunu inkar etmemiz mümkün değil. Ancak buna rağmen eğer istediğimiz noktada değilsek demek ki bir yerlerde ya bir eksik yapıyoruz ya bir yanlış yapıyoruz ya da bir şeyi hiç yapmıyoruz. Bana göre aslında Türkiye’nin temel hastalıklarından birini taşıyor bu konu, yani bir araya gelemiyoruz. Hepimizin aynı hedefi olduğu halde ve çıkarlarımız aynı yönde olduğu halde öbek öbek küçük küçük sesimizi duyurmaya çalışıyor ve tabii hiçbir yere varamıyoruz. Önce mutlaka bir birliğin olması gerekir, bu birliğe bu toplantının bu panelin bir katkıda bulunmasını dileyerek konuşmamı nasıl sürdüreceğimi size şöyle bir genel çerçeveyle özetlemek isterim. Konuşmamı ikiye ayırdım, ilk bölümde hayvana yönelik şiddetin sonuçları üzerine biraz tartışacağım ve suçların işlenmeden önlenebilmesi için ne yapmanın icap ettiğinden söz edeceğim. Yani hayvana yönelik suçlardan değil de insanların gasp, tecavüz, cinayet gibi işledikleri suçları önleme açısından hayvan haklarından nasıl yararlanmanın icap ettiğini ve hayvana olan şiddeti engellediğimiz takdirde ülkemizde suçun işlenmesini de nasıl engelleyebileceğimizi kendi görüşlerim ve bazı bilimsel verilerin ışığı altında tartışacağım.

İkinci bölümse bugüne kadar hiç tartışılmayan, hiç konuşulmayan, ancak çok önemli bulduğum bir başka alana bir giriş oluşturacak, o da suçun aydınlatılması ve kanıtlanmasında neler yapılabileceğinden söz edeceğim ve bu suçun mağduru, faili ya da tanığı hayvan olduğu takdirde delillerin neler olabileceği ve özellikle DNA delilleri üzerinde bazı şeyler söyleyecek ve bunlardan nasıl yararlanılabileceğine ilişkin bir iki örnek de vereceğim.

90’lı yılların sonunda Amerikan Kongresinde yapılan bir konuşmada Amerika Birleşik Devletlerinin Federal Soruşturma Bürosu FBI’ın efsanevi birimi davranış bilimleri bölümünün başındaki kişi Alan Grantley bir konuşma yapar ve bu konuşmada der ki: Mahkumları inceledik, -mahkumları inceledik dediği şey 1970’lerden bu yana yaptıkları bir incelemedir, yani yaklaşık 70’ten 90’ların sonuna kadar elde edilen bir bilgi birikimi, 30 yıllık bir bilgi birikiminden bahsediyor- bu mahkumların büyük bir bölümünde hayvan sevgisinin olmadığını gördük, hayvana şiddet insana şiddete yol açıyor. FBI’ın bu davranış bilimleri bölümünün başlıca hedefi aslında günümüzde psikolojik profailing, psikolojik profilleme dediğimiz insanların neden suç işlediğini anlamaya çalışan bir birimdir ve bu birimin elde etmiş olduğu bilgiler üzerine suç önlenmeye çalışılır. Erken uyarı işaretleri anlaşılmaya çalışılır, dolayısıyla bu birimin verilerinin ciddi biçimde dünya genelinde suçu önlemede işe yaradığını da belirtmek isterim. Tabii ki FBI’ın bu biriminin sadece gözleme dayanan, yani cezaevi içerisinde olanların davranışlarına dayanan, onlarla birebir binlerce mahkumlar yapılmış, psikologların yaptığı görüşmeler üzerine oturttuğu bu bir anlamda deneysel araştırmayı destekleyen çok sayıda bilimsel araştırma vardır.

Örneğin (27.05) ….. çocuk istismarıyla hayvana fena muamele arasında ilişki var dediği ilk yayın olan ve dünyaya bu konuyu ilk kez tanıtan bir çalışmadan söz etmemek mümkün değil. 1970’lerde bu üç araştırıcı onlarca aileyi incelediği zaman çocuk istismarıyla, özellikle cinsel istismarla hayvana fena muamele arasında ilişki var demiştir. Benzer şekilde Antropolog David Lewinsson’un çok ilginç bir yorumu vardır, bu oda dünyanın dört bir yanında çok çeşitli etnik grupları inceleyerek bir sonuca varmış ve demiştir ki hayvanlara kötü davranan toplumlardaki kadınlar eşleri tarafından daha fazla şiddete maruz kalıyor ve onların öldürülme riskleri daha yüksek. Yani bir anlamda eğer aile içi şiddetten bahsediyorsak bu aile içi şiddetin ciddi biçimde hayvanlara kötü davranan insanlar tarafından gösterildiğini de aklımızda tutmamız gerekiyor.

Her zaman için söylenen bir şey vardır, adam kadın döver, kadın çocuğu döver, çocuk gider başkasını döver, bu böyle bir şiddet döngüsüdür şeklinde, tabii ki o konuya girmek istemiyorum, belki benden sonra değerli katkılarını dinleme fırsatını bulacağımız Profesör Köknel bu konudan bahseder, ama şiddet döngüsünün tabii ki uzun uzun tartışılması da elbette gerekir. Ancak şu var ki, yapılan yüzlerce araştırmanın sonuncunda bugün artık gelinen nokta şudur: Yaşlıları istismar edenler, çocuk ev eşlerini dövenler ve diğer şiddet içerikli suçları işleyen kişiler çocukluk ve gençlik dönemlerinde ciddi boyutlarda ve tekrarlanan nitelikte hayvanlara kötü davranmışlardır. Demek ki çocukluklarında ciddi boyutta ve tekrarlanan nitelikte hayvana kötü muamele eden insanlar yaşlıları istismar ediyor, çocuk ve eşlerini dövüyor, gasp ediyor, kundaklıyor, tecavüz ediyor, adam öldürüyor, seri katil oluyor. Artık bunda hiçbir kuşku olmadığını söylemek isterim.

Günümüzde psikiyatri uzmanlarının bağlı bulunduğu meslek örgütleri hayvanlara fena muameleyi davranış bozukluğunun tanısında bir kriter olarak kabul ediyorlar. Bu konuda da emin Profesör Köknel bize bazı bilgiler aktaracaktır. Hiç kuşkusuz hayvanlara kötü davranan her çocuk mutlaka suç işleyecek diye bir şey yok, yani hayvana kötü muamele bir davranış kusuruysa bu mutlaka ileride o çocuğun bir suç işleyeceğinin kanıtı değildir, işareti de değildir. Ancak bu çocuklardan, yani hayvana fena muamele eden çocuklardan hangisinin suç işleyeceğini bilemediğimiz için bunların özellikle hayvanları döven, işkence eden ve öldürenlerin mutlaka ciddiye alınması gerekiyor. Kısacası hayvana fena muamele bir erken uyarı işareti olarak alınmalıdır, erken uyarı işaretlerini fark edebilmek o çocukla ilgili olarak önlem almayı sağlar ve bu çocuk günün birinde bir suç işleyecek olsa ya da olmasa bile hiç olmazsa olanların içerisinde bulunduğu takdirde bizim bunu engelleyebilmemize, ailenin içinde, okulda veya mahallede engelleyebilmemize neden olur. yani hayvana fena muameleyi engellemek suretiyle daha güvenli ve içinde şiddet ve suç olmayan bir dünyaya doğru gitmemiz mümkündür.

Yakın bir zaman önce kurduğumuz bir merkez var, bu merkez slaytların sağ altında gördüğünüz kısaca SODEM ismiyle anılan ve Suç Önleme ve Denetleme Stratejileri Merkezi adını verdiğimiz bir düşünce kuruluşudur. Bu derneğin faaliyetlerinin hedefi adından da gördüğünüz gibi suçun önlenmesine çalışmak ve suçun önlenmesi için alınacak tedbirlerin başında da hayvana fena muamelenin her platformda engellenmesi geliyor. Hayvana şiddet olan yerde insana şiddet vardır diyoruz ve bu tartışılmayan bir gerçek ve suçla mücadelenin ilk basamağı işte bu nedenle hayvana yönelik ihmal, istismar ve her türlü şiddetin durdurulmasıdır. İşte bu nedenle Avrupa ve Amerika’nın birçok okulunda, birçok ilkokulunda hayvan haklarını işleyen, hayvan sevgisini geliştiren derslerin okutulmasının, müfredata bunların özel dersler olarak eklenmesinin nedeni suçun oluşmadan önlenmesini sağlamak içindir. Yani hayvan haklarına saygılı bir kuşak yetiştirilebilirse, hayvan sevgisi gelişmiş insanlar yetişirse bu takdirde o toplumun içerisinde suç oranının düşeceğini herkes artık biliyor. Nitekim bunun en değerli örneklerinden bir tanesi 1982 yılında Amerika’da bir rahibe ve bir veterinerin birlikte başlatmış oldukları, bugünde Present Pet Partner Ship diye yürütülen, yani cezaevlerindeki hayvanlarla ya da petlerle ortaklık programı şeklinde yürütülen bir düzenlemedir. Şöyle; sokak köpeklerini bu hemşireyle veteriner toplamışlar ve pilot olarak seçilen bir cezaevindeki mahkumlara bunları zimmetlemişler ve bu köpeklerin sakatlara yardımcı olabilecek köpekler halinde eğitilmesi için bu mahkumlardan yararlanmışlar. Eğitilen köpekler sakatlara verilmiş, mahkumlarla ilgili olarak da çok ilginç bir gözlem var, tahliye olduktan sonra yeniden suç işleme ihtimalleri diğer mahkumlara göre çok azalmış.

Şimdi ne yazık ki kriminolojide şöyle bir gerçek vardır: Bir kere mağdur olanın yeniden mağdur olma ihtimali hiç mağdur olmayandan çok daha fazladır. Bu nedir? Mesela birisinin devamlı parası çalınır, hep benim başıma geliyor der durur ya da düşer, hep ben düşüyorum der. Yani mağduriyet tekrarlanır, bir başka gerçek, olay yerleriyle ilgilidir; bir olay yerinde bir suç işlenmişse, diyelim ki bir yol köşesinde ya da bir eve hırsız girmişse oranın yeniden bir suç mahalli olma ihtimali daha önce suç işlenmemiş bir olay yerine göre yine çok yüksektir. Mesela bir eve sürekli hırsız girer, bir köşede devamlı, aynı yerde uyuşturucu satılır ya da bir parkta devamlı birilerinin ırzına geçilir, ama aynı şekilde ilginç olan bir kere suç işleyenin yeniden suç işleme ihtimali maalesef hiç suç işlememiş olandan çok daha yüksektir. Yani bir kere hırsızlık yapan tekrar hırsızlık yapar veya birisini yaralar ya da otomobil çalar, bunu elbette çok değişik açıklamaları var, bugünkü konuşmamızı buna ayıracak değiliz, ancak işte bu bir kere suç işlemiş olanlara cezaevlerinde bir köpek yetiştirmek gibi ve üstelik çok önemli bir iş yapacak olan, sakatlara yardımcı olacak bir köpek yetiştirmek gibi bir iş verildiğinde o insanların nasıl daha iyi vatandaş; sevgi dolu insanlar ve yeniden suç işlemeyen, bu kriminolojinin bu çok önemli kuramına da karşı çıkan insanlar olarak yaşama döndüklerini, topluma döndüklerini görüyoruz.

İşte bu nedenle Present Pet Partner Ship hâlâ Amerika’nın hemen hemen tüm cezaevlerinde yaygın bir biçimde kullanılmaktadır, hem kadın hem de erkek mahkumların hayvanlar üzerilerine zimmetlenerek kimisinde bu tip sakatlara yardımcı olacak hayvan yetiştirmek için, kimisinde hiç bu hedefle değil, sadece sokaktaki bir kedinin veya yaralı bir kuşun bakımını onlara görev olarak vermek suretiyle çok ciddi residivite dediğimiz, yani yeniden suç işleme ihtimalini azalttıklarını biliyoruz. Tabii suç deyince bunun pek sağlıklı insan beyniyle açıklanamayacak bir boyutunun da, yani art arda hiç tanımadığı insanları arada belli soğuma dönemleriyle öldürebilen insanlar olduğunu, yani seri katillerin de olduğunu biliyoruz ve işin kötü tarafı yüz yüze görüşülen seri katillerin hemen hepsi küçükken hayvanlara işkence ettiklerini, hatta öldürdüklerini söylemişlerdir. Yüz yüze görüşülen seri katillerin büyük bir bölümünün Amerikan ceza evlerinde bulunduğunu ve onlarla görüşenlerin de FBI’ın bu size daha önce sözünü ettiğim davranış bilimleri birimi olduğunu da yeniden belirtmek isterim.

Seri katillerin Amerika’da daha mı fazla olduğuna dair çok soru sorulur, yani bu onlara özgün bir fenomen midir, başka yerlerde seri katil yok mudur diye sorulur. Böyle bir şey yok, seri katil dediğimiz olgu mutlaka çok çeşitli ülkelerde aynen gözüküyor. Mesela Rusya’da da, Çin’de de, Pakistan’da da, Peru’da da, Meksika’da da seri katiller çıkmıştır. Bir ülkenin güvenlik birimlerinin etkinliği ne kadar yüksek olursa, ne kadar çok olayları aydınlatmaya yönelik olursa ve olaylar arasındaki bağlantıyı ne kadar iyi kurabiliyorsa seri suçları da o memlekette daha fazla olarak görmekteyiz. Mesela ülkemizde birisini öldürmesi nedeniyle yakalanan, cezaevine konular bir kişinin yıllar önceki bir fail meçhul cinayetin de müsebbibi olup olmadığını bilmiyoruz. İşte eğer bir ülkede faili meçhuller varsa bu takdirde bu ülkede seri katil yoktur gibi bir sonuca varmak da mümkün değil, çünkü geçmişte yaşananların faillerinin kim olduğunu bilmiyorsanız bugün yakaladığınız birisinin onlardan birinin katili olduğundan da kuşkulanmak tabii ki gerekir.

Seri katiller ve onların çocuklukları diye konuya şöyle bir baktığımızda mutlaka ilk akla gelen vampirizmin de, yani insanların kanını içen kişilerin de ilk klasik olgusunu oluşturan İtalyan Vincente Verzini’den bahsetmemek mümkün değil, bütün kitaplarda bir vampir denildiği zaman ve bir vampirin çocukluğu denildiği zaman bu insan hep örnek olarak gösterilir. Bir süre içinde, 1867 – 1871 arasında bir İtalyan kasabasında 12 kadın öldürmüştür Verzini, bundan öncesi mutlaka var, fakat bu ilk iyi dokumante edilmiş, her bir olgunun neler olduğunu, bu kişinin onları nasıl öldürdüğünü, daha doğrusu önce nasıl saptadığını, nasıl avladığını, nasıl öldürdüğünü iyi bildiğimiz bir olay olduğu için bu, ama insan varolduğundan bu yana mutlaka seri cinayet işlemiş olanlar tabii ki var. Venzini’nin kariyerinin ilk becerilerini kedileri boğarak elde ettiğini biliyoruz, yani çocukluğunda kedileri nasıl boğduysa bu kadınları da aynı teknikle, aynı şekilde boğmuştur, bir anlamda küçük çapta kendisine bir eğitimi hayvanlar üzerinde vermiştir. Düseldorf vampiri adıyla bilinen Peter Kürten 1900’lerin ilk yıllarında Almanya’da her yaştan her cinsten kişileri öldüren birisiydi ve 50 kişilik listesine -50 kişi olduğunu tahmin ediyoruz, daha da fazla olabilir, ama 50’sini bilmekteyiz- ve bu listeye başlamadan çok çok önce köpeklere, koyunlara işkence ettiğini, bunların ırzına geçtiğini ve öldürdüğünü de biliyoruz.

Demek ki bir deneyim elde etmek için o da tıpkı daha önceki İtalyan gibi hayvanları kullanmıştır. İyi bilinen bir başka olgu da Japonya’da Kobe’de küçük bir çocuğun, yani 15 yaşındaki Sakaki Bara’nın 11 yaşındaki bir okul arkadaşının başını kesmesi hadisesidir ki bir sabah öğretmenler ve öğrenciler geldiklerinde okul bahçesinin ortasında bir çocuk kafası görmüşlerdir, bu kafa Yun Hase’nin kafasıydı ve uzunca bir süre bunu kimin yaptığı anlaşılamamıştır ve Sakaki Bara, şu sol aşağıda resmini gördüğünüz kimse gazetelere mektuplar yazmıştır. Kim olduğu ortaya çıkabilsin diye ipuçları vermeye çalışmıştır, bu da uzunca bir süre sürmüştür, nihayet de bir anlamda kendi kendini ele vermiştir. Bu çocuk da daha önce kedi başları kestiğini ve güvercinleri boğduğunu söylemiştir. 19 yaşına varmadan 5 çocuğu öldüren Cristine Foling, o da çocukluğu kedi cinayetleriyle dolu olan bir başka seri katildi, benzer şekilde Woodham annesini ve iki küçük kızı bıçaklayarak öldürmeden önce kendi köpeğini yakmak da dahil olmak üzere hayvanlara yönelik değişik şiddet eylemlerinde bulunmuştu.

Yormadıysam çok süratle size aktarmak istediğim ve muhakkak üzerinde bir şeyler yapılması gereken bir başka bölüme geçmek istiyorum, o da hayvanların mağdur, tanık ya da fail olduğu suçlarda olay yeri incelemesi, delil toplanması, bunun önemi ve burada da DNA delillerinin önemi. Evet, hayvanlar mağdur olur, onu biliyoruz, hayvanlar tanık olur, bir suçun tanığı olur, bir iki örnekle onu da anlatacağım, hayvanlar fail olur, bir suçun faili olur, tabii ki onu da biliyoruz, bir iki örnekle de ona da değineceğim. Bunu yapabilmek için, yani suçun aydınlatılmasında ve delillendirilmesinde kullanabilmek için başlıca çok önemli 3 olmazsa olmaz var. Bunlardan bir tanesi özel eğitimli veterinerler, veterinerlerin mutlaka az sonra değineceğim bazı alanlarda özel bir eğitime ihtiyacı var. Bir insanın ölümüne sebep olan nedir, ölüm zamanı veya kim öldürmüş, nerede öldürmüş, nasıl öldürmüş, bu bir intihar mı, cinayet mi yoksa kaza mı gibi olan sorularda bir adli tıp uzmanı ne denli önemliyse hayvanların da yer almış olduğu, tanık olduğu, mağdur olduğu ya da fail olduğu suçlarda da veterinerler o denli vazgeçilmezdir. Hayvanların yaraları insanlarınki gibi değildir, hayvanların kanı insanlarınki gibi akmaz, vurulduğunda insanlardaki gibi morarmalar olmaz, ölü katılığı, ölü sertliği, vesaire gibi her şey farklıdır. Bu ayrı, özel bir alandır, yeni bir alandır, fakat mutlaka eğer bir şeyler yapılmak isteniyorsa, yani bir hukuki süreç içerisinde bir delillendirme gerekecekse mutlaka veterinerlerin bu şekilde özel bir eğitimden geçirilmesi gerekir ve bu veterinerlerin Türkiye çapındaki bütün veterinerler olması gerekir. Çünkü her yerde hayvanların içinde bulunduğu bir olayla karşılaşılıyor. Mesela benim önerim; belki Baro veterinerlerle birlikte bu tip bir işe kalkışabilir, biz Suç Önleme ve Denetleme Stratejileri Merkezi olarak delil toplanmasının inceliklerini aktarabiliriz, başka bir grup otopsileriyle ilgili bilgi aktarır,  vesaire. Kısacası bir kere veteriner konusunun altını birkaç kere kalın çizmek isterim.

Olay yeri inceleme personelinin özel eğitimli olması gerekir. Diyeceksiniz ki hırsızlık oluyor, gasp oluyor, geliyorlar, hiçbir şey bulamıyorlar, evimizdeki delili bulamıyorlar, nerede kaldı hayvanların içinde olduğu suçlarda delil bulacaklar; olsun, mutlaka bunun da yapılması gerekir. Yani polislerin ya da Tarım Orman Bakanlığı personelinin ya da hayvanlarla ilgili kimi düşünürseniz, sizlerin, yani bir hayvanla karşı karşıya kalma ihtimali olan kişilerin, bakımevlerinin, sığınakların, barınakların, içinde çalışanların olay yerinden delil toplayacak şekilde bir eğitimden geçmesi gerekiyor. Nasıl delil, nerede delil olur ki ben bu hayvanın mağdur edildiğini, istismara uğradığını, ihmal edildiğini, zehirlendiğini, öldürüldüğünü, vesaire kanıtlayabilirim ya da bu hayvanın sebep olduğu bir suçu kanıtlayabilirim ya da tanık olduğu bir suçu kanıtlayabilirim. Her halükarda burada çok geniş ve yaygın bir meslek gruplarının ya da ev belki de kadınlarının bile eğitimini gerektiriyor.

Çağımızın en güçlü teknik olanağı DNA biliyorsunuz, insanın her hücresinde bulunan ve her hücresinde aynı şekilde bulunan, saç telinden tükürüğüne, terine, spermine, dokusuna, kemiğine varıncaya kadar her yerde aynen tekrarlanan bu molekül sadece biz insanlara mahsus bir molekül değil. Bitki olsun hayvan olsun her türlü canlıyı o canlı yapan ve diğer canlılardan farklılaştıran bir moleküldür. Nasıl birbirinin aynı, DNA’sı aynı iki insan sadece tek yumurta ikiziyse hayvanlarda da DNA aynen böyle, bitkilerde de, birbirinden tamamen farklıdır ve kimliklendirmeye yarar. İnsan DNA’sıyla hayvan DNA’sı çalışmak tabii ki farklı iki olaydır, hayvan DNA’sı çalışan laboratuarların ülkemizde pek yeterli olmadığını söylüyorum, bu noktada da mutlaka bir şeyler yapılması gerekir. Adli Tıp Kurumu, polis, jandarma veya veteriner fakülteleri, üniversiteler, özel sadece bu işi yapan hayvan DNA’sı çalışan laboratuarlar gibi bunun yelpazesinin geliştirilmesi gerekir.

Hayvanın mağdur olduğu durumları hepimiz biliyoruz; hayvan istismar edilebilir, ihmal edilebilir, öldürülebilir, bir hayvan kaybolabilir, bir yerlerde bir kalıntılar bulunur, bu benim hayvanım mıydı diye bir soru sorulabilir. Hayvan çalınabilir, bir hayvan bulunur, bu benimdir dersiniz, çalan hayır, ne münasebet benimdi der ve onu ispat etmeniz gerekir. Bütün bu soruların yanıtı DNA’dadır, ele geçen silah üzerinde, yani diyelim ki bir sopayla vurulmuş, bu sopanın üzerinde hayvanın kanının DNA’sının bulunması ya da bir yerde hayvan dövüştürülmüş, duvara kan sıçramış, bu kanın hayvan kanı olduğu ve hangi hayvana ait kan olduğunu bulabilmek gibi olanaklar var. Kalıntılar bulunmuş, hayvan kalıntıları, bu acaba sizin köpeğinizin kemikleri mi, öğrenmek isteyebilirsiniz, kaybolmuş bir köpeğiniz vardır, mesela bir yerde bir kemikler vardır, bu kemikler benim köpeğimin kemikleri mi diye sorarsınız, karşılaştırma gerekir. Sizin evinizdeki çocukların eşyaları üzerinden, çarşaftan ya da saç fırçası, vesaire üzerinden, her yerden o hayvana ait kıl bulmak mümkün, onun tükürüğünü bulmak mümkün, onunla mukayese edilir ve tabii ki hayvanların babalık tayinini yapmak gerekebilir. Atlardan tutun da her türlü nedenle kuşlarda bile DNA’nın işe yaradığını tabii ki söylemek lazım.

DNA’nın işe yaradığı bir başka grup tabii ki zanlı bir hayvandır, yani şüphe edilen bir hayvandır. Hayvan bir başka birisine, bir insana saldırmış olabilir ya da başka birini ısırmış olabilir, zan altındadır, bu ısırdı denilir. Gerçekten onun ısırıp ısırmadığını da gene DNA analizleriyle tespit etmek mümkün, saldırdığı insanın eşyaları üzerinde veya sırdıysa ısırığın etrafında ya da saldırdığı hayvanda ısırdığı yerde tükürüğünü bulmak mümkün, bu tükürükten de tabii ki kimlik tespiti yapmak mümkün ve hakikaten bu iddianın doğru olup olmadığını kanıtlamak mümkündür. Serbest bırakılmış olan, başıboş bırakılmış olan bir hayvanın gidip yol açtığı bir kaza olabilir, bu kazayla ilgili bir tazminat söz konusu olabilir, bunun delillendirilmesi için de yine bu DNA işe yarar. Hayvanın mala zarar verdiği durumlarda, perdelerimi yırttı, kanepemi koparttı gibi olan durumlarda DNA’nın işe yaradığını bilmenizi isterdim.

Bir de tabii ki hayvanların tanık olduğu durumlar var, çok önemli ve ne yazık ki ülkemizde az sayıda yararlanılan bir durumdur. Ancak ilginç bir iki örnek vererek de konuşmamı kapatmak istiyorum. Bir saldırı sırasında saldırgandan mağdura, mağdurdan saldırgana bir delil transferi olur, bir biyolojik delil transferi mutlaka olur, her temas bir iz bırakır diyoruz. Locart isimli bundan 100 kadar önce yaşamış bir hekimin gelmiş olduğu bir sonuçtur bu, her temas bir iz bırakır. İki insan arasındaki temasta da mutlaka birbirlerine bir şeyler alıp verirler. Bu alıp verdikleri birinin ya da öbürünün köpeği ya da kedisine ait kıl, tükürük, idrar, dışkı gibi malzemeler olabilir. Yani saldırı sırasında mağdura ait hayvanın kıl, tükürük, kan, idrar, dışkısı olay yerine ya da failin üzerine transfer olabilir. Bir örnekle daha iyi anlaşacaksınız şimdi, zannedersem böyle zor anlatıyorum veya tam tersi faile ait, saldırgana ait hayvanın kılı, tükürüğü, kanı, idrarı, dışkısı olay yerine ya da mağdura transfer olabilir.

Bunun ilk örneği, en iyi bilinen ve çok keyifle anlatılan ilk örneği Kartopu isimli bir beyaz kedinin aydınlattığı bir cinsel saldırı olayıdır ve de bir cinayet, bir cinsel saldırı ve cinayet olayıdır. Kanada’da 1997 yılında bir kadın öldürülür, öldürüldüğü yerde bir ceket bulunur, bunun katilin evi terk etmiş olan, kadınla devamlı kavga eden eski kocasına ait olduğu düşünülür, katilin o olduğu, ceketin ona ait olduğu düşünülür. Ceketin üzerinde bir beyaz kedi kılı bulunur, bu kedi kılı evi terk etmiş olan ve şüphelenilen adamın kendi annesine ait kedinin kılıdır. Böylece oldukça dolaylı bir yolla evi tek etmiş olan adamın annesinin evine gittiği bilinir ve o gece de nerede olduğunu da anlatamaz. Dolayısıyla böyle dolaylı bir yolla kedinin DNA’sıyla çözülen ilk olay ve tarihe geçmiş ilk olay budur, tabii daha sonra çok çeşitli şeyler oldu, ama ilginç olan bir tanesinden size söz etmek istiyorum ve böylece de kapatmak istiyorum. Hepimiz bunun köpek dışkısı olduğunu görüyoruz, tanıyoruz, biliyoruz, 4 adam Amerika’da Indiana’da bir çiftliği basarlar. Bu çiftlikte çalışan üç işçi öldürülür, yakalanan bu 4 kişi arasından birisi ben buraya gelirken aracı sürüyordum ve de hiç inmedim, yere de basmadım, hep şoför mahallinde oturdum, arkadaşlar gittiler, bunları öldürdüler geri geldiler şeklinde ifade vermiştir. Ayakkabısının altında o çiftlikte yaşayan köpeğin dışkısı bulunmuştur, ayakkabısının altındaki dışkının çiftlikte yaşayan bir köpeğin dışkısı olduğu DNA’yla bulunmuştur, böylelikle yalan söylemiş olduğu ve aslında arabandan indiği ve orada da yürüdüğü de kanıtlanmıştır, bununla da mahkum edilmiştir.

Evet, benim size anlatacaklarım bundan ibaret, belki biraz farklı bir perspektifle meselelere bakmaya çalıştım. Yani bir tarafta genel olarak güvenli bir gelecek için hayvanlara yönelik şiddetin azaltılmasıyla gerçekten bir yere varılabileceği, hayvana yönelik şiddetin erken uyarı işareti olarak algılanması icap ettiğini, hayvana yönelik şiddet gösteren her çocuğun mutlaka ileride bir suç işleyeceği gibi bir sonuca kesinlikle varamayacağımızı, ama hangi çocuğun suç işleyip hangisinin işlemeyeceğini önceden kestirilmesinin mümkün olmaması yüzünden hayvana yönelik şiddet gösteren, hele bu şiddeti işkence etmek, öldürmek gibi boyutlara ulaştıran her çocuğun mutlaka ciddiye alınması gerektiği ve ona profesyonel bir destek verilmesi gerektiğinden söz ettim. Konuşmamın ikinci bölümündeyse hayvanların fail, mağdur ya da tanık olmaları durumunda, bir suçun faili, mağduru ya da tanığı olmaları durumunda olay yeri incelemesi ve delil toplanması konusunda eksiklerden bahsettim. Birincisi veterinerlerin özel olarak mutlaka eğitilmesi gerekiyor. ikincisi olay yeri inceleme personelinin, yani polis ve jandarmanın özel olarak eğitilmesi gerekiyor, bir de hayvan DNA’sı profiliyle çalışacak olan laboratuarların mutlaka arttırılması gerekiyor, bundan bahsettim ve size de bazı örnekler verdim. Başınızı ağrıttıysam özür dilerim.

SALONDAN- Bu değerli bilgilere ulaşabilir miyiz?

Prof. Dr. SEVİL ATASOY- Hayır, ulaşamazsınız, çünkü ilk defa sizin için hazırladığım bir sunum ve burada görücüye çıkmıştır.

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Hocam affedersiniz, bu sunumu örneğin bizim Haytap’ın web sitesine koyamayız değil mi?

Prof. Dr. SEVİL ATASOY- Yok, hayır. Yani sizden talep gelirse, Baro da desteklerse biz de Suç Önleme Derneği olarak hayvanlarla ilgili işbirliği yapabiliriz. En azından delil toplama konusunda ne yapmak gerekir, deliller nasıl toplanır yönlerinde yardımcı olabiliriz. Bu hukuki süreçle ilgili olarak internet içinde tartışılabilir, neler yapılabileceği konuşulur. Buyurun.

SALONDAN- Biz hayvan korumacılar sürekli etrafımızı eğitmek, öğretmek durumundayız ya, bu örnekler bizim için çok önemli.

SALONDAN- Ben eğitimci değilim, ben sadece bu konuları biraz okullara taşımak bazında söylüyorum.

Prof. Dr. SEVİL ATASOY- Muhakkak, o zaman Milli Eğitim Bakanlığıyla görüşmek gerekir veya burada çeşitli aktiviteler yapılabilir, ben sadece size belki şimdiye kadar değinilmemiş olan bir pencere açtım çok farklı ve yine başka türlü duyarlılığı olan bir şey, çok hassa bir konu, yani benim çocuğum suç işler mi, suç işlerse önleyeyim, hırsız olmasın, uyuşturucu kullanmasın diye çok büyük duyarlılık var. Belki ona yönelik bir şekilde bu mesele kullanılırsa fayda getirir diye düşünüyorum. Yani sadece hayvan sevgisi üzerinde oturtmayıp toplumun güvencesi üzerine bunu oturtmak gerekir, çünkü bu benim uydurduğum bir şey değil, yüzlerce yayınla bur artık kesin varolan bir şey. Yani hayvana şiddet gösteren insana şiddet gösteriyor, bunun istisnası yok. Her gösteren şiddet gösterecek diye bir şey yok, yani onu sürekli tekrar ediyoruz tabii ki, ama her şiddet gösterenin geçmişinde hayvana fena muamele var. Her sigara kullananın mutlaka esrar kullanacağı diye bir şey yok, ama her esrar kullanan mutlaka sigara içmiştir. Yani böyle benzetmeler aynen burada da geçerli olan benzetmelerdir.

SALONDAN- Bu verdiğiniz örneklerde suç işleyen insanların geçmişte hayvanlara yaptıkları eziyetlerle ilgili Türkiye’deki vakalardan örnek var mı?

Prof. Dr. SEVİL ATASOY- Hiç yok, çünkü Türkiye’deki cezaevlerinde bulunanların geçmişleriyle ilgili bilgi, bu konuda bilgi yok. Çok kısıtlı bilgimiz var, ama bu konuda bilgi yok.

SALONDAN- Peki, bunun yapılması için nasıl bir adım atılabilir? Çünkü bu çok önemli, biz bunları sunduğumuz zaman, bunlar yurtdışında bizde böyle şeyler yok gibi bir bahanenin arkasına sığınacaklardır.

Prof. Dr. SEVİL ATASOY- Öyle bir şey yok, bir şeyin olmaması demek yok demek değildir, veri yok demektir. Bakın; İstanbul’un bazı bölgelerinde karakollara yansıyan hiç suç yoktur, o karakollarda hiçbir olay yokmuş gibi gözüküyor. Ancak orada kıyamet kopuyor, sisteme güvensiz oldukları için o karakollara gitmiyorlar, kendi kendilerine başka türlü çözüyorlar. Yani bir şeyin olmayışı bunun hakikatte olmadığını, delilin olmayışı hakikatte olmadığını göstermez, aynen bu, yani bizde de mahkumlarla ilgili geçmişe yönelik hiçbir veri olmadığından bunun arasındaki sebep sonuç ilişkisini kuramıyoruz. Tabii bunun değişik yöntemleri var, süratle de bulunabilir. Bence yine de süratle Baronun burada lider olması mümkün diye düşünüyorum.

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Ben burada kısaca bir şey belirtmek istiyorum, hukuki konuyla ilgili konuştuğumuz zaman üzerinde duracağım, şimdi sormuş olduğunuz soruyla ilgili böyle bir tespit yapılabilmesi benim kanaatimce mümkün değildir. Çünkü hayvanlara yapılan her türlü haksız fiil, haksız eylem suç olarak telakki edilmiyor, dikkat edin; kabahat, yani kapalı alanda sigara içmekle aynı yaptırımlara tabi, idari para cezası. Dolayısıyla bu kişinin sabıka kaydına işlenmediği için geçmişindeki yapmış olduğu hayvanlara karşı işlemiş haksız fiiller bir kayıt altına alınamıyor. Çünkü adamın sabıkasına işlenmiyor. Hukuki kısma geldiğim zaman ona değineceğim, esas problem zaten burada, yasada yatıyor.

Prof. Dr. SEVİL ATASOY- Burada bunu yapmaya hiç gerek yok, yani …….., ancak bunun bir kabahat mi yoksa Türk Ceza Kanununda tarif edilen bir ceza mı olması bağlamında konuşmuyoruz. Elbette orada olmalı, bunun Anayasaya da girmesi icap ettiğine inanan hayvan haklarını savunan birisiyim. Ancak ben olaya başka bir açıdan bakıyorum, yani kriminolojik açıdan ve insanların ne zaman suç işledikleri ve bunun nasıl engellenebileceği bakımından bir davranış problemi, bir davranış biçimi olarak inceliyorum. Suç ya da kabahat bağlamında değil, sadece bir davranış olarak hayvana karşı kötü muameleyi, yani kuyruğundan çekmiş, kuyruğuna diyelim ki bir teneke bağlamış, orada bunu bir zaman cezalandırmayacaksınız zaten, sizin de konseptinizde herhalde hayvanın kuyruğundan çeken çocuğu cezalandırmak söz konusu olamaz.

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Yok, ama belki tecavüz eden ya da asit döken yetişkin adam örneğin göstermiş olduğunuz şu  örneklerde…

Prof. Dr. SEVİL ATASOY-Adım adım gelen bir şeydir, ben çünkü çok daha başında, çok daha masumane bir noktada dahi başlamak icap ettiğini düşünüyorum. Bir suç işlendiği zaman onun artık geri dönüşü yok, mağduriyetin telafisi yok. mağdur ister hayvan olsun, ister insan olsun, bir kere ……, onun için hedef ne olursa olsun suç işlemeden durdurabilmektir. Onun için sizi bir adım gri çekilmeye davet ediyorum, yani evet, bütün o yasalarla ilgili tabii ki çok çalışılması gerekiyor, ama ne olursa olsun çok önem çocuk çok küçükken fark edilebilecek bir belirtiyi fark etmeye ve ona göre de önlem almaya davet ediyorum. Bunlar böyle zincirleme gitmesin, eğer bu varsa siz istediğiniz kadar kanun koyun, bakın; idam cezası insanların adam öldürmesini engelleyememiştir. Herkes bilir ki birisini öldürürsen ve o ülkede idam cezası varsa beni asacaklar, yine de öldürüyor. Demek ki cezanın şiddetinin insan ruhunun, bedeninin davranış kusurlarına karşısında caydırıcı hiçbir etkisi yoktur.

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Peki, Hocama çok teşekkür ediyorum, soru ve yanıtları en son bölümde tekrar yaparız, zaman kaybetmeyelim. Yine aynı konuyla bağlantılı olarak Sayın Profesör Doktor Özcan Köknel, kendisi psikiyatr, belki soracak olduğunuz soruların da yanıtlarını şimdi kendi konuşmasında verecektir.

Prof. Dr. ÖZCAN KÖKNEL- Sayın Başkan, sayın izleyiciler, sayın panelistler; öncelikle çok teşekkür ediyorum, burada bulunmaktan hem mutlu oldum, hem onur duydum, hepinize çok çok teşekkür ediyorum. Yalnız bu toplantının formatıyla ilgili pek fazla bilgi sahibi olmadığım için ben bu kadar donanımlı gelemedim, çünkü ben TRT’den Esin Hanımla ancak bağlantı kurabildim, Esin Hanımın bana söylediği bunun bir söyleşi olacağıydı, onun için Sayın Atasoy kadar ben donanımlı olamayacağım, o bakımdan çok özür dilerim.

Şunu anlatmak istiyorum: Öncelikle şiddet, hepinizin çok iyi bildiği gibi şiddet nedir? Şiddet insana, doğaya yakıcı, yıkıcı, yok edici bir davranışta bulunmaktır, yani şiddetin genel tanımı budur. Ben aşağı yukarı 1960’lı yıllardan bugüne kadar elden geldiği kadar Türkiye’nin bireysel ve toplumsal sorunlarına ruh bilimi ve toplumsal ruh bilimi ışığı altında yorum getirmeye çalıştım ve bu şekilde de aşağı yukarı bir 12, 13 tane kitabım vardır. Bunun ilki Kişilik’tir, sonu da bu sene Haziran ayında çıktı, Çatışan Değerler’dir. Niye buraya geldim? Çünkü gördüm ki Türkiye’de gerek bireysel sorunların gerek toplumsal sorunların özünde, temelinde kavramlarda anlaşamamamız yatıyor. Kavram biliyorsunuz ki doğanın canlı ve cansız varlıklarının bizim zihnimizdeki izleridir. Biz kavramlarla düşünürüz, kavramlarla konuşuruz, eğer bir kavramda bir anlam bakımından, iki o anlama bizim yüklediğimiz yük bakımından, her anlama biz bir de duygusal olarak bir yatırım yaparız. İnsan deyince insan bir kavramdır, o kavramın mutlak ve mutlak özünde anlaşmak lazımdır, en basiti bu psikoloji kitaplarında bile vardır, gelişmemiş olan veya çocuğa sorulduğu zaman kimisi biliyorsunuz elmayı kırmızı diye tanımlar, kimisi yuvarlak diye tanımlar, kimisi meyve diye tanımlar, eğer onun özünde anlaşmazsak, evvela bir meyvedir, sonra kırmızıdır, sonra yuvarlaktır, hiçbir kavramda aynı anlamda bir anlayış bir iletişim kuramayız ve hiçbir kavramda anlaşamayız.

Benim kanaatimce bir kere Türkiye’nin, ülkemizin temel sorunlarından birisi bu, çünkü bir kavrama anlam verebilmek için özünü bulmamız lazım. Yani elma dediğimiz zaman hepimizin onda meyve özünde anlaşmamız lazım. İkincisi her kavrama hepimiz bir duygu yatırımı yapıyoruz, yani o kavramla bizim aramızda bir duygusal bağlantı oluyor. sevdiğimiz insanlar, sevmediğimiz insanlar, sevdiğimiz hayvanlar, sevmediğimiz hayvanlar gibi; bunun en güzel örneği de bizde bir kelimeye reaksiyon tepkisi testi vardır, çok basit bir test, anne deyince çok defa baba çağırışımı olur, kalem deyince defter çağırışımı olur, ama bu 100 kişiden ancak 20’sinde böyle olur. Kalanında değişik çağırışımlar olabilir, nitekim ben aynı testi böyle öğrencilere ders verirken yaptığım zaman kimisi anne deyince hüngür hüngür ağlamaya başladı, başka bir sorunu vardı, kimisi baba deyince bağırıp çağırmaya başladı, babayla arasında sorunlar vardı, yani demek ki bu çağırışım herkeste aynı şekilde ortaya çıkmıyor. Çok değişik biçimlerde ortaya çıkıyor, çok önemli.

Üçüncüsü o kavramın anlamı ve bizim yüklediğimiz yükle paralel olarak da bir değeri vardır. Hepimiz bir kavrama değer verdiğimiz için bu kadar farklı tepkiler ortaya çıkartıyoruz. Dördüncüsü her kavramın bir gelişim çizgisi vardır, bir tarihi vardır. O kavram ortaya çıktıktan bugüne kadar ne şekilde gelişmiştir ve bugün biz o anlamı verdiğimiz zaman ne şekilde bir davranış biçiminin ortaya çıkması gereklidir. Ancak şöyle bir bakarsanız Türkiye’deki bütün sorunların altında bu yatar, sonuncusu da her kavramın, biz ona şema diyoruz, karşılığında bütün buraya kadar değeriyle, anlamıyla, tarihiyle, özüyle mecbur olduğumuz, ortaya çıkması gereken bir davranış biçimi vardır, bir hareket biçimi vardır, biz de ona kavramla ilgili olarak da kavramın şeması diyoruz. Bu ruh bilimin birinci sınıfında öğrencilere anlatılan bir derstir, ama şöyle bir baktığımız zaman Türkiye’deki sorunların hemen çoğunun altında kavramın, ruh biliminin birinci sınıfının birinci dersinde anlatılan kavramın temel ilkelerine bile uymaması yüzünden Türkiye’nin birçok sorun yaşadığını, bireysel ve toplumsal sorunlar yaşadığını da hemen fark edersiniz. Nitekim 1980’li yıllarda yazdığım İnsanı Anlama kitabında bizim temel sorunlarımızdan birinin iletişimsizlik olduğunu yazdım. Bir sürü kazalarla, vesairelerle aktardım, ayrıntılarına girmeyeyim ve o zaman yanlış hatırlamıyorsam Türkiye’de her 6 kişiden birinin birbiriyle davalı olduğunu, yani bunun bir iletişim sorunu olduğunu yazmıştım.

1996 yılında yazdığım Şiddet kitabımda da iletişimsizlik bir süre sonra şiddete yöneliyor, çünkü kişiler iletişim kurabilmek için, kendilerini kabul ettirebilmek için biraz önce söylediğim kavramlardaki ortak öznelerle konuşmadıklarında bununla ilgili iletişim ve ilişki kuramadıklarında şiddetle kendilerini kabul ettirmek istiyorlar. Yani kaba kuvvetle, yani ellerindeki güçle, ya fizik gücüyle ya da ekonomik gücüyle ya da içinde bulunduğu durumun, konumun kendine verdiği siyasal veya politik güçle. Tabii böyle olunca acaba bunun altında hayvanlarla ilgili olan şiddette biraz önce Sayın Atasoy’un da verdiği örnekte neden bu ortaya çıkıyor? Çok açık, insanların içinde şiddetle ilgili duygular varsa, hangi duygular şiddetle ilgilidir? O insanın içinde kaygı varsa, korku varsa, kin varsa, nefret varsa, öfke varsa, kızgınlık varsa; bir iletişimsizlik, iki biraz önce söylediğim gibi içinde duyduğu şiddetle ilgili duygular o insanın bu şiddetini doğaya, insana, hayvana yönlendirmesinde hiçbir engel tanımaz. Nitekim bundan birkaç yıl önce de İstanbul Belediyesinin düzenlediği bir sürü nesnelere karşı şiddet, Vandalizm’in altında da gene aynı şey yatıyordu, insanların iletişimsizliği, insanların şiddete yönelmesi, içlerinde insan insana ilişkide bu olumsuz duyguları yaşayan insanlar iki türlü ruhsal davranış gösterir. Bir kısmı bunu kontrol etmeye çalışır, depresyon gösterir, bir kısmı bunu dışarı vurur, şiddet gösterir, onun için bu gayet açık ve Sayın Atasoy söyledi, yani bir insan, bir erkek dışarıda birine kızmışsa bunu gelir eşine yansıtır. Bir yabancının çizdiği öyle bir karikatür de vardır, eşi eşinden korktuğu için eşine karşı çıkamaz, ona karşı cevap veremez çocuğa yansıtır, çocuğa tokat atar, çocuğu azarlar, çocuk anne babasından korkar, onlara karşı çıkamaz, evdeki kediye ve köpeğe şiddet uygular, onun için karikatür dört kareden oluşmuştu, dört karenin en sonuncusunda da çocuğun kediyi alıp duvara atmasını gösterir. Demek ki içimizdeki şiddeti insana da gösterebiliyoruz, doğaya da gösterebiliyoruz.

Şimdi bunları söyledikten sonra buraya kadar Sayın Atasoy’un anlattıklarını tekrar etmemek için, bundan sonraki konuşmacıların da ne konuşacaklarını çok iyi kestiremediğim için bir tekrar olmasın diye ben olaya şöyle bakmaya çalıştım. Acaba hayvanların biraz önce söylediğim bir evrensel kültürde, ikincisi de bizim kültürümüzde yeri nedir? Yani bunların gelişimi nasıl olmuş, bugün o hayvanlara verdiğimiz değerler nereden başlamış, nereye gelmiş? Bir kere gene de kavramlardaki ortak noktadan hareket ederek acaba hayvanın özü ne, hayvanın özü, yani anlam olarak özü bir canlı varlık oluşu. Biliyorsunuz ki doğada iki türlü canlı varlık vardır, hayvanlar ve bitkiler, ayrıntılarına girmeyeyim, bu canlı varlıkların birbirinden yapı olarak da farkı vardır, bu canlı varlıkların gelişim açısından da farkı vardır, ama insanla hayvan arasında canlı varlık olma açısından hiçbir fark yoktur. İnsan da bir canlı varlıktır, hayvanlar da canlı varlıktır, üstelik insanların en yakında ilişki kurduğu hayvanlar biliyorsunuz ki omurgalı hayvanlardır, yani biraz daha biz onlara yakınız ya da onlar bize yakınlar, en yakından ilişki kurduğumuzu omurgalı hayvanlar sınıfının şubesi olarak da onların çoğu da memeli hayvandır, insanlar da memeli hayvandır.

Tabii bunların daha ayrıntısına girmeyeyim, ama neticede hayvanlarla insanlar arasında özellikle insanlara en yakın olan hayvanlar, omurgalı ve memeli hayvanlarla insanlar arasında da belki temel fark hayvanların daha çok duygudan oluşmuş olması, duyguya bağlı olarak temel gereksinmelerinde doyum sağlaması, insanların o duygu dışında da bir düşünce sisteminin ve bir dilinin olması. Yoksa özde doğa içerisinde insanın da hayvanın da yapısal olarak da içinde bulunduğu sınıf olarak da birbirinden çok farkı yok, demek ki özde pek fazlasıyla ayrılamıyoruz. Peki, aynı şey dinler açısından da böyle kabul ediliyor, yani aynı özü dinler de kabul ediyor, Müslüman dininde, Hıristiyan dininde, Musevi dininde de kabul ediliyor ve bilim de aynı özü kabul ediyor. O halde bunlarında çatışmasına imkân yok, yani din olarak böyledir, bilim olarak böyledir de değil, bilimin de dinin de en önemli amacı gene özde anlaşmak gerekiyorsa her ikisi de insanın mutlu olması, insanın huzurlu olması için bir sürü kendi açılarından yaklaşım getiriyorlar ve her ikisi de bu mutluluğun yollarını gösterirken bunun içinde şiddetin kesin olarak olmamasını söyler. Bizim dinimize göre de insan Allah’ın yeryüzündeki halifesidir, yani onu temsil eden kişidir, Müslüman dini barış dinidir, huzur dinidir,bilim de aynı şeyi söylüyor insanlara, barışlı, huzurlu, rahat bir yaşantı sağlamak için bütün çabalarını veriyor. O halde bu özde inanç sistemi açısından da, bilimsel açıdan da bir karşı çatışma, bir karşı görüş yok.

İkincisi, ayrıntılarına girmeyeyim, ama bir kere bilimin ortaya çıkmasıyla, bilimin doğmasıyla biz bütün bilgilerimizi hayvanlara borçluyuz. Bilimle ilgili olarak şu anda ne bulmuşsak, ne uygulanıyorsa, hatta o kadar borçluyuz ki bir insanın nasıl düşündüğüyle ilgili kuramların hemen hepsi, nasıl davrandığıyla ilgili kuramların hemen hepsi, şiddetin nasıl ortaya çıktığını ortaya çıkartan kuramların hemen hepsi laboratuarlarda hayvan deneyleriyle ortaya çıkmıştır, üstelik hayvan deneylerinin ortaya çıkışı birincisi aydınlanma dönemini, yani bilimi ortaya çıkartmıştır, ikincisi ruhbiliminin bilim olmasında bugün biz herhangi bir konuya ruhbilim açısından bakıyorsak ve ruhbilime bilim diyorsak biz bunu farelere, kedilere, köpeklere, maymunlara ve birçok başka tür en küçüğünden en büyüğüne kadar omurgalı ve memeli hayvanlara borçluyuz. Bugün lütfen psikoloji kitaplarını açın, göreceksiniz davranışla ilgili, düşünceyle ilgili, bilişsel işlevlerle ilgili, duygularla ilgili, beslenmeyle ilgili, hangi konu olursa olsun bu konuya yaklaşan ruhbilimciler, bu konuya yaklaşan, açıklama getirmeye çalışan bütün fizyologlar hayvan gözlemleriyle bunu yapmışlardır. 1800’lü yılların sonunda, 1900’lü yıllarda yaşamış olan Tolman’ın çok güzel bir lafı vardır: Ben farelere ….., ne bildiysem, ne öğrendiysem fareler sayesinde öğrendim. Üstelik farelerin insanlardan farklı bir özelliği de var, fareler birbirlerini öldürmezler, fareler birbirlerine kötülük etmezler, fareler başka insanları öldürmek için silah yapmazlar, tank yapmazlar, top yapmazlar, onun için bence gerçekten fareler barışı ve bilgiyi simgeleyen hayvanlardır diyor, böyle bir övgüsü var.

Başka bir şey, gene psikolojide biliyorsunuz hayvanlarla ilgili de ilk gözlemi milattan önce Aristo yapmış, hayvanları iki sınıfa ayırmış, bunların içerisinde sıcakkanlı hayvanlar soğukkanlı hayvanlar diye, Aristo’nun sıcakkanlı hayvanlar dediği bizim bugünkü omurgalı ve memeli hayvanlar grubuna giriyor. 16. asırdan 20. yüzyıla kadar hayvanlarla ilgili birçok bilim adamı -burada bunların dökümünü verdim, zamanınızı almamak için girmeyeyim- hayvanları gözlemişler, hayvanlarla ilgili de birçok kendi gözlemlerine dayanan, onların özelliklerine dayanan bilgiler vermeye çalışmışlardır. Hayvanlar insanlık tarihi boşunca sanatta yer almış ve sanatta hayvanların hemen hepsi simge olarak kullanılmıştır.

Benim Akıl ve Düşünce Gücü diye bir kitabım var, bu kitabın aşağı yukarı 200, 250 sayfasında insanlık tarihinden bugüne kadar simgesel olarak sanatta kullanılan hayvanların öyküleri var. Yani hangi uygarlık hangi hayvan türünü neyi simgelemek için kullanmış? Bunların içerisinde de biliyorsunuz ki özellikle de Ortaçağlarda kartal, aslan, vesaire bütün bunlar gücü simgeleyebilmek için, kahramanlığı simgeleyebilmek için kullanılmıştır. Daha sonraları gene değişik hayvan simgeleri kullanılmış, bunların içerisinde iki tanesinin, şu anda insana en yakın olan, en fazlasıyla insanın dostu olan, o şekilde her evde bulunan iki tanesinin insanlık tarihi boyunca neleri simgelediğini özet olarak vereyim. Mesela bunlardan bir tanesi köpek, biçim ve boy bakımından eski Mısır ve Yunan kültüründe köpeğin insanın en yakın dostu olduğuna, insanı anladığında ondan ayrılmadığına, onun ruhuyla birleşip bütünleştiğine inanılmıştır. Sahibinin ölümünden sonra köpek kurban edilirmiş, öbür dünyada sahibiyle birlikte olması için aynı mezara gömülürmüş. Eski Roma’da köpek bağlılığın, dostluğun, güvenin, ilginin, sevginin, içten bağlılığın, sadakatin simgesidir, yani düşünün insanın ve insanlığın köpeğe yaptığı duygusal yatırımın köpeğe verdiği değerlerin aşağı yukarı 2, 3 bin yıllık geçmişi var ve köpek bu tarih içinde şu sözcüklerle nitelendirilmiştir. Bütün kültürlerde köpeğe yüklenen nitelikler yerini korumuş, bunlara beceri, koruyuculuk, uyanıklık, yiğitlik eklenmiş, köpeğin bütün bu kavramları anlatan simgeleri sürdürülmüştür.

İkincisi en fazla beslediğimiz kedi, kedinin yeri ve değeri köpekten de çok daha fazladır. Milattan önce 2000 yıllarında başlamış, kediyle insan arasındaki ilişkinin, kediyle insan arasındaki bağlantının 4 bin yıllık bir geçmişi var. Mısır’da 4 bin yıl önce kedi evcil hayvan olarak yaşamıştır, gözbebeklerinin daralıp genişlemesiyle ayın büyüyüp küçülmesi arasında bağlantı olduğu düşünülmüş, ay tanrısının simgesi olarak kabul edilmiştir. Pist pist dediğimiz kedi bir tanrı simgesi olarak kabul ediliyor ve kutsal sayılmıştır. Mısırlılar kedi resimleri, kedi biçiminde süs eşyaları, takılar, yüzükler yapmışlar, günlük yaşantıda kediye ve simgelerine yer vermişler, böylece ay tanrısına yaklaştıklarına inanırlarmış. Ayrıca kedi yeniden doğuşun, kıyamet gününde dirilişin simgesi olarak değerlendirilirmiş, Çinliler kedinin evi, insanı şeytanın kötü ruhlarından koruduğuna, bolluk, bereket, zenginlik getirdiğine inanmışlar, bu nedenle evlerin girişinde kedi beslemeyi gelenek durumuna getirmişlerdir. Yani bizlerin de mutlaka kedi ve köpekle ilgili olarak bu tür bazı düşüncelerimiz varsa, işte ortak bilinç ya da ortak bilinçaltı denilen kavram herhalde 4 bin yıl önceden gelinen kediye ve köpeğe gösterdiğimiz bu yakınlığın buralardan gelen bir tarihi, bir değerlendirmesi olduğunu bilmekte de yarar var.

Aynı inanç Hıristiyanlarda da yayılmış, ayrıca siyah kedinin zamanı gösterdiği de kabul edilmiştir. Oysa siyah kedi Ortadoğu’da, Hıristiyan inancında elem, keder, üzüntü, uğursuzluk, ölüm getiren, bütün kötülüklerin anası olan bir simge olarak değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme günümüzde de geçerli olup, birçok ülkede ve ülkemizde kara kedinin kötülük, uğursuzluk getirdiği, insanlara elem, keder ve üzüntü verdiği, ölüm çağrıştırdığı inancı yaygındır. Ayrıca iki insanın arasından geçen kara kedinin arkadaşlığı bozduğu da düşünülmüştür diyerek en çok bu iki hayvan şu anda da evcil olan, şu anda da bizle beraber olan bu iki hayvanla ilgili de böyle bir değerlendirmeyi verdim, tabii bunların çok ayrıntılar var, ama özeti budur.

Gene mesela güvercinle ilgili de insanlık tarihi boyunca bütün kültürlerde aşağı yukarı birçok güvercin bilgileri var. Üstelik güvercin esasında öyle olmayan bir hayvan olmasına rağmen oldukça da şiddet çağrıştıran, böyle kızdığı zaman başka bir güvercinin beynini gagasıyla delecek kadar da şiddete yatkın, ama öyle kabul edilmiş, barış simgesi olarak kabul edilmiştir. O tarafları çok tartışmalı, ama güvercinin şu anda insanlara yardım açısından, hani mektup götürür, haber götürür, bütün bunlar dışında çok başka bir hizmetinin olduğu ortaya çıkmış, mesela son 5, 10 yıl içerisinde bu hizmetinden yararlanılıyor. Özellikle güvercinlerin turuncu renge çok duyarlı olduğu ve bütün canlılardan çok farklı olarak, insandan çok farklı olarak turuncu rengi çok geniş bir alan içerisinde aşağı yukarı 50, 60 kat daha kolay ve daha çabuk algıladığı görüşünden ya da gözleminden kaynaklanıp güvercinler bugün deniz kazalarında kazazedeleri bulmak için en iyi gelişmiş teknolojik aygıtlardan çok daha fazla hizmet eden bir kuş haline gelmiştir. Çünkü biliyorsunuz ki kurtarma yelekleri dikkati çeksin diye turuncu renktedir,  helikopterle kazazedeleri arayanlar helikopterin altına güvercin koyuyorlar, o güvercin o rengi duyduğu zaman, o rengi gördüğü zaman bir de koşullandırıyor, orada bir düğme var, o düğmeye basmaya koşullu, yani turuncuyu görünce düğmeye basıyor, düğmeye basınca pilot o civarda bir kazazede olduğunu anlıyor ve böylece de yapılmış olan birçok kurtarmalardan söz ediliyor.

Tabii mesela gene Eski Mısır’da Amubis, ölüm tanrısı var, bu tanrı da o zaman bir çakal, çakalla simgeleniyor. O zamana kadar ölümü çağrıştıran, insanları tartan, insanların öbür dünyada mutlu olup olmayacağını, onun kalbini çıkararak tartan, eğer onun kalbi bir tüyden daha hafifse öbür dünyada bu insanın mutlu olacağı, eğer daha ağırsa da bu dünyada da öbür dünyada da ıstırap çekeceği, işkence çekeceği gibi de bir kanaati, bir inancı getiriyor. Gene eğer Oedipus trajedisine gittinizse Oedipus Trajedisinde biliyorsunuz ki sfenks Eski Mısır uygarlığında firavunun gücünü simgeleyen ve bu amaçla tasarlanmış olan insan başlı aslan bedenli akıl, zeka, güç ve kuvvet simgesi bir heykeldir. Tabii ki bu sfenks de şu anda ruhbilime çok fazla şey getirmiştir, Freud’u biliyorsunuz, Freud’u tanıyorsunuz ve Freud’un çocukluk evresinde, çocukluk çağından bazı gelişme evreleri var. Çocuk doğar doğmaz annesiyle bir bağlantı kuruyor, evvela bir ağız evresi var, sonra bir dışkı, anal evresi var, ondan sonra bir fallik evresi var, eğer bu evreleri aşabilirse, bu evrelerin üstesinden gelebilirse çocuk rahat, huzurlu, mutlu bir insan özelliği kazanıyor. Freud’un kanaati bu, eğer bu evreleri aşamazsa biraz önce Sayın Atasoy’un da söylediği gibi belki ileride hayvanlara işkence yapan veya suça daha yatkın olan veya bir sürü ruhsal bozukluklara daha yatkın olan bir insan haline gelebiliyor, Freud’un kanaatine göre libidonun bu dönemlerde takılıp kalması o insanın kaba bir tabirle kendi aklını, fikrini, zihnini, duygusunu denetim için kullanamamasına, dolayısıyla da ya bir ruhsal hastalığa ya bir madde bağımlılığına veya da bir kişilik bozukluğu ve şiddete daha yatkın olabilmesine yol açmaktadır.

Bunun aşılabilmesi için de mutlaka 6, 7 yaşında bu evrelerdeki takıntıların, saplantıların temizlenmesi ve çocuğun ondan sonraki çağa bunların etkisinden, bunların baskısından, bunların verdiği karmaşadan kendini kurtararak girmesi gereklidir. Freud bunu Oedipus kompleksinde Tep şehriyle simgelemeye çalışmış, Tep şehrinin kapısında bu sfenks var, öyküyü biliyorsunuz, Kral Oedipus tekrar dönüyor, Tep şehrine girmek istiyor, kapıda sfenks durduruyor. Çünkü o sfenks Tep şehrine hâkim, orada egemenlik kurmuş, içeriye kimseyi sokmak istemiyor. Bir soru soruyor, ilkbaharda dört ayaklı, yazın iki ayaklı, sonbaharda üç ayaklı olan nedir diye, bu soruyu o zamana kadar hemen herkese sormuş, hiç kimse bilemediği için Tep şehrine girememiş, fakat Oedipus bu soruyu biliyor, cevabını biliyor, çocuk doğduğu zaman emekler, erişkin olduğu zaman yürür, yaşlandığı zaman da üç ayakla, bastonla yürür diyor ve bu şunu gösteriyor: Freud bunu Oedipus kompleksinde bu baskılardan, çocukluk dönemindeki takıntılardan, saplantılardan kurtularak o insanın daha rahat, daha özgür yaşayabileceği bir ortama girebilmesinde etkili olacağını söylüyor, Freud’un Oedipus kompleksi onunla ilgilidir. Geçen sene de operada Elecktra ve Oedipus diye oynadı biliyorsunuz, bunu anlatmaya çalışıyor, yani sfenks Eski Mısır’dan bugüne kadar gelmiştir, hâlâ Mısır’da görebilirsiniz, bir simgedir, simge, ama bu simgenin ayrıca da ruhbilimde hatta patolojide hatta bir sürü şeylerde de yeri var, demek ki o sfenksi aşabilecek, o sfenksin sorularını aşabilecek bir beceriyi kazanmak insanın da erişkin olmasına adımı atıyor.

Tabii bu öyküler çok fazla, ama bütün bunlardan tekrar toparlayıp vurgulamak istediğim bizim nasıl ki kendimizle ilgili, doğayla ilgili bilgi sahibi olmamız gerekiyorsa her şeyi bilebilmek için, her kavramda anlaşabilmek için, her kavramla ilgili ortak çözümleri bulabilmek için evvela o kavramın özünde, o kavramı anlamında, o kavrama verdiğimiz değerde, o kavramla ilgili olarak da ortaya çıkan davranışta ortak bazı anlaşmalara varmamız lazım. Tamam, köpek bir hayvandır, kedi bir hayvandır, ama biz onlara aynı şekilde değer vermezsek, bazı inançlarda olduğu gibi, kimisi köpeği kötü bir şey olarak sayar, kimisi bizim ata sözlerimizde de maalesef hayvanla ilgili deyimler, terimler bazen insanı aşağılamak için kullanılmıştır, insanı kötülemek için kullanılmıştır, burada tam tersinin olması lazım. Bütün buna rağmen istediğimiz kadar hayvan kavramında anlaşalım, eğer hepimiz ona aynı duygu yükünü yüklemiyorsak, bu duygu yüküne bağlı olarak aynı değeri veremiyorsak, o değer karşısında aynı biçimde davranacak bir tutumu, eylemi oluşturamıyorsak o zaman bütün bu toplantıların da pek fazla yarar sağlayamayacağı da ortadadır. Çünkü evvela burada mutlaka ortaklaşa bir uzlaşmaya, anlaşmaya varmamız lazım, gene benim bu kadar yıllık deneyimim gösterdi ki, en son o kitaba o deneyimler getirdi, Türkiye’nin tabii ki ekonomik sorunu olabilir, siyasal, politik sorunu olabilir, ama Türkiye’nin en büyük sorunlarından bir tanesi etkili, yetkili kişilerin, herhangi bir yerde bir toplum önderi olma özelliğini taşıyan kişilerin maalesef bu şekilde kavramlarla ilgili sadece belki o kavramın kendince algılanmasından kaynaklanan bir birikimi var, o yüzden de hayvan haklarından tutun da, aynı şey insan haklarında da, diğer şeylerde de tabii ki tartışılabilir, bir uzlaşmaya varma şansı da çok zor oluyor.

Uzlaşmaya varılamadığı zamanlarda da elinde yetkeyi tutan kişilerin, yetkeyi tutan kurumların ve kuruluşların da yaptığı daha çok sözlü şiddetten daha başka şiddete kadar bütün bunları kullanmak oluyor. Çünkü son 20 yıldır, 25 yıldır benim görebildiğim de Türkiye’de temel olarak iletişim biçimi suçlama, karşılığında ya karşı suçlama ya savunmadır. Evde şöyle bir bakın, kadın erkek ilişkilerinde aşağı yukarı büyük bir çoğunlukla aynı şey, kadın kocayı suçluyor, koca kadını suçluyor, çocuklarla, gençlerle ilişkide aynı şey, kurumlar arası ilişkide aynı şey, politika, siyasette aynı şey, suçlama, karşı suçlama veya savunma. Sorun aynen olduğu gibi duruyor, siz veya aynı şeye ben de dışarıdan biraz katılan bir insan olmama rağmen gayet tabii ki hayvan hakları çok önemli, ama ben çok iyi biliyorum ki 30 senedir insanlarla ilgili, insanın ruhsal yapısıyla ilgili bazı yasaların çıkması için bile çok fazlasıyla bir gücümüz olamadı, olamıyor, biz emekli olduk gittik, hâlâ onlar üzerinde uğraşılıyor. Efendim dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum, çalışmalarda başarılar diliyorum.

SALONDAN- Bir şey soracağım; bu iletişimsizlik konusunda karşı tarafı suçlama benim gözlemediğim bir konu, yani …, bir türlüde bunun cevabını bulamadım. Yani mesela yabancı filmleri seyrettiğim zaman insanlar der ki, ben ne yaptım, senin için ne yapabilirim, ben suçluyum, ama bizde hep sen, hep sen, sürekli bir sen vardır. …, Hocam bunun sebebi nedir?

Prof. Dr. ÖZCAN KÖKNEL- Tabii ki bir eğitim sisteminin yani eğitim sistemi …… işte bu hayvanlardan öğrendik onları da, o öğrenme kuramlarını, o öğrenme kuramları içerisinde biliyorsunuz koşullandırma var, yani şartlanma, edimsel öğrenme var. bunların ikisiyle ilgili bütün bilgilerimiz hayvanlardan kaynaklanmıştır. Yani bir hayvan dışarıdan gelen, uyaran tekrarlandığı zaman o uyaran, meşhur Pavlov köpeklerinde olduğu gibi bunlardan kaynaklanan şeylerdir. Şimdi bir çocuk eğer evde bu şekilde ilişki kurmaya şartlanırsa ister istemez bu birincisi şartlanmayla ilgili öğrenmektir, ikincisi edimsel öğrenmedir. Yani kendi gereksinimlerini karşılayabilmek için ne yapmak gerekiyor, eğer anne babada bu tür olumsuz modeller varsa bunu kullanıyor. Üçüncüsü model alarak öğrenme, insanlar kimden model alıyor? Benden almıyor, maalesef başka şeylerden alıyor, birincisi kitle iletişim araçlarından alıyor, ikincisi etkili, yetkili kişilerden alıyor, üçüncüsü o toplumdaki artistlerden alıyor, dördüncüsü o toplumdaki politikacılardan alıyor, bunların hepsi ilişkilerinde şiddet mesajı verirlerse ister istemez siz istediğiniz kadar bilimsel konuşun, eğer kitle iletişim araçlarında, televizyonlarda, vesaire bu Bandura’nın yaptığı gayet açık tecrübeler vardır. yani bir çocuk bu modelleri gördüğü zaman bunlardan en çok etkilenen çocuklar, gençler sonra da duygusal olarak gelişmemiş insan, matematik kadar kesin, iki kere iki nasıl ki dörtse, televizyonda öyle bir programı izleyen çocuğun da içinde bir şiddet duyması o kadar kesindir.

Bu örnekler var, düşünün Türkiye’de etkili, yetkili kişiler, kurumlar ve kuruluşlar aynı şekilde ilişki kurarsa ve bir insanda bunları model alarak o toplumda yetişirse böyle olur. İkincisi hepimizde bunun mutlaka eğitimle ilgili bir tarafı olması lazım, sizde de bende de üç türlü benlik var, bir çocuk benliği, iki ana baba benliği, üç erişkin benliği; bir sorunu çözebilmek için mutlaka erişkin benliği olması lazım. Yani benim ana baba benliği gibi iki türlü mesajdan birini kullanmamam lazım, ne kullanıyorum ana baba çocuğun eğitiminde? Ya suçlayıcı oluyorum, yapma, ayaklarını kırarım, bilmem ne yaparım, ya aferin evladım, güzel yapmışsın, ödüllendirme veya cezalandırma; buna karşın çocuk benliği ne oluyor? Ya korkudan siniyor, boyun eğiyor veya karşı çıkıyor, bizim yetişme biçimimizde çoğumuz anne baba benliği kullandığımız için kendi taraftarımıza ödüllendirici karşı tarafa cezalandırıcı davranışlar sergiliyoruz. Çocuklar da ya da insanlar da buna karşı ya boyun eğiyorlar, tamam, ses seda çıkmıyor ya karşı çıkıyorlar, kavga çıkıyor.

SALONDAN- Hocam bir mail adresi verseniz soruları yazsak.

Prof. Dr. ÖZCAN KÖKNEL- Bakın; benim bütün bunlarla ilgili 15 tane kitabım var, bunların hepsi Altın Kitaplar tarafından çıkmıştır, hepsi basılmıştır, ama gene bir sitem ki maalesef bunları çok fazlasıyla duyurma şansı olmuyor. Hangi konuyu ele alırsanız alın 1980’den beri sürüp gelen 15 tane kitabım var.

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Peki, Hocama çok teşekkür ediyoruz, çok detaylı çok güzel bilgiler verdi. İlk defa olay psikiyatrik açıdan da incelenmiş oldu bu durumda, öyle söyleyelim. Şimdi bir 15 dakika ara verelim, 15 dakika sonra tekrar diğer katılımcılarla devam edeceğiz.

ARA

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Küçük bir sunumumuz var, onunla başlayacağız, ondan sonra katılımcı arkadaşlarla konuşmaya devam edeceğiz.

(Sunum Yapıldı )

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT-  Sunumumuz kalp atışlarıyla başladı, kalp atışlarıyla bitti, amacımız duygu sömürüsü yapmak değil, fakat şunu vurgulamak istiyoruz: Genelde buraya gelen katılımcıların öyle olduğunu düşünmüyoruz, ama hayvanlarla ilgili konuşulduğu zaman ya da özellikle bizim gibi ülkelerde hayvan haklarını savunmaya kalktığınız zaman Sevil Atasoy Hocanın ve Özcan Hocanın belirttiği gibi, “ama önce insan” ya da “çocuklar”, vesaire gibi ya da hatta daha da kötüsü sadece kendi hayvanını seven insanların haklarının savunulduğu düşünülüyor. Halbuki şu arkada gördüğünüz görüntülerin çoğu Türkiye’de çekilmiş durumda, hatta aralarında benim çektiklerim bile var, maalesef bu görüntülerimiz medyaya yeteri kadar yansımadığı için sadece internet gruplarında dolaşmış olduğu için esasında savunmuş olduğumuz hak ya da yasasının değiştirilmesini istediğimiz, elimizdeki mevcut 5199 sayılı düzenleme işte bu hayvanlar için yapılıyor. Yani evinde sahipli olan köpek bir şekilde zaten üç aşağı beş yukarı koruma altında, ama o barınaktakiler ya da kürk için canlarını vermek zorunda kalanlar, sokakta ezilenler, kimsesiz olanların haklarını savunan yok. O nedenle bu filmi tekrar hatırlatmak için ve sempozyum ya da panelin amacını tekrar hatırlatmak için yaptık, amacımız duygu sömürüsü değil, sakın yanlış anlamayalım.

Bununla bağlantılı olarak hemen şimdi konuyu medyadan Hürriyet Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Sayın DOĞANER GÖNEN Beye vereceğim, Hürriyet Gazetesinde ve medyayı temsilen hayvan haklarıyla ilgili olarak sorular sormak istiyorum. Örneğin, neden genelde hep böyle pet haberlerini ya da pembe haberleri görüyoruz, okuyucu gerçekten bunları mı görmek istiyor, yani şu habere çok sık rastlamışsınızdır: İngiltere Kraliçesinin köpeği geçen gün 12 kilo biftek yedi ya da birisi gitti köpeğine yağmurluk aldı. Açıkçası bu tip haberler ya da bu tipten verilen mesajlar hayvan sever insanı bile açıkçası iteliyor, belki şu sunumda gördüğünüz görüntülerin de verilmemesi gerekiyor, ama böyle yaşanan bir gerçek de var. Zaten bu panellerin düzenlenmesinin nedeni, olayın bilimsel açıdan da irdelenmesinin nedeni bu görüntüler, yani istediğimiz kadar gözümüzü kapatalım, hâlâ örneğin Kütahya’da, Malatya’da, Erzurum’da, Avanos’ta, Hacıbektaş’ta şu anda hâlâ yaşanan görüntüler, bunları hepimiz biliyoruz. Onun için tekrar hatırlatmak için yaptık ve buradan hemen medyaya paslıyorum, Doğaner Bey konuşacak, hatta biraz interaktif de yapacağız, soru yanıt  şeklinde, Doğaner Beyle az önce konuştuk, kendisi de kabul etti. Fazla da uzun sürmeyecek şekilde genel olarak medyanın bakış açısını ve hayvan hakları hareketindeki mücadelenin nasıl olması gerektiğini bize anlatacak.

DOĞANER GÖNEN- (Hürriyet Gazetesi Yazı İşleri Müdürü) Hoş geldiniz, ben öncelikle bugünkü bir kusurumu belirteyim, boğazımda bir öksürük var, birkaç gündür de gideremedim, onun için kısa konuşmaya çalışacağım, daha çok da soru yanıt şeklinde olayı devam ettirmeye çalışacağım.

Evet, ben gazeteciyim, insanım, hayvan severim, yıllardan beri bu mücadelenin bir parçasıyım ve olmaya da devam edeceğim. Bu konuda çok eleştiri alabiliriz, demin Ahmet Kemal Beyin söylediği konular var da,  onlar bir hayvan haberi değil, onlar haber, kendi başlı başına bir haber, artık pek o kadar çok sık rastlanmasa da başlı başına haber olarak kabul edelim ki orada da 12 kilo biftek yiyen köpeğin suçu değil, onu o hale getirmek tamamen başka bir şey, ben size bir şey anlatayım. Bu yaklaşık 15, 16 sene önce ben gazeteye bir haber koymuştum, o zaman hayvan haberleri bu kadar fazla çıkmıyordu, hiç unutmuyorum sevimli bir tane maymun bir midilli atının üzerinde elinde bir kement, o bir gösteriydi, bir buzağıyı kovalıyordu ve kementle yakalıyordu. Bu çok sevimli gelebilecek son derece mahzurları olabilecek, hayvanların o şekilde kullanılması, vesaire, onlar ayrı, ben bu haberi koydum, galiba altı sütun koymuştuk hatta başlığında at binenin kılıç kuşananın gibi bir şey demiştik, yani bir sevimlilik olayıydı. Ertesi gün gazete içinde şu eleştirileri aldım: Ya bunun yerine dünya kadar haber koyardın, yedi sekiz tane haber koyabilirdin, bu da gazetenin haber açısından yükünü hafifletirdi diye eleştiriler almıştık. Şimdi herhangi bir şey olduğu zaman bu haber bizde niye yok olayına çevrildi, bu 15, 16 yılda, kurban bayramı dahil tartışılır hale geldi.

Şimdi eksikleriyle, iyi yönleriyle, kötü yönleriyle aslında bu mücadele içinde duyarlı bir medyamız var, onu söyleyebilirim. Yanlışları, cahillikleri olabilir, ama toplumun diğer kesimlerine nazaran bu konuda medya daha duyarlıdır. Zaman zaman medyanın yayınlarında bir kopukluk, bir böyle bıkkınlık olabilir, çünkü Türkiye’de haber trafiği inanılmaz yoğun, yani Türkiye’deki iki günlük haberle İskandinav ülkelerinde mesela 6 ay gazete çıkartabilirsiniz, böyle bir yoğunluğu var, bir dakikası bir dakikasına uymuyor. İşte 4, 5 ay önceki referandum olayına bakışla şimdiki, yarınki seçimdeki bakış arasında inanılmaz farklar var. Böyle yoğun yaşayan bir ülkedeyiz, bu mücadelenin basına daha iyi yansıması için biraz gazetecileri bu mücadelenin rafine hale gelip oraya yönlendirilmesi lazım, çünkü bu da tabii ki yine örgütlenmeyle ilgili bir olay, çok çeşitli duyum alıyoruz, bu duyumların yarısı boşa gidiyor, onu da açık söyleyeyim. Bir telefon geliyor, canhıraş, yalvar yakar vaziyette, inanın gidiyoruz hiçbir şey yok, buraya giden arkadaşımız da demoralize oluyor, onu yönlendiren servisin şefi de demoralize olabiliyor, tabii bunlar bu işin içinde olağan şeylerdir, önemli değil, ama biraz daha bu konudaki bilinç ve mücadele olayını rafine hale getirebilirsek basından daha iyi de yararlanabiliriz.

Bir şeye daha dikkatinizi çekeceğim; bir sıkıntı olduğu zaman gazetelere yağmur gibi telefonlar geliyor. Bu güzel, insanlar çoğunlukla kendi dertlerini anlatıyorlar, rahatlıyorlar, biz bunun altında kalıyoruz, fakat buna yer veren, sütunlarını açan, sayfalarını açan, bir haberi devam ettiren bir süreçle yaşıyorsunuz, ama bunun sonunda bir teşekkür gelmiyor. Bu teşekkürü ben istemiyorum, şu açıdan istiyorum, bu bir iletişimdir, gazeteyle bir iletişimdir. İnanın ki her gelen faks, her gelen mail gazete yönetimlerini inanılmaz şekilde etkiliyor, bunu lütfen bilin. Yani o haber çıktığı için size çok teşekkür ederiz, bizi bu konuda aydınlattınız, yardımcı oldunuz, mücadelenin bayrağını yükselttiniz, sizi hep böyle görmek istiyoruz şeklinde gelecek iki tane, üç tane mail, bakın; iki, üç taneden bahsediyorum, yüzlerceden bahsetmiyorum, eleştiriye gelince, evet var, tabii ki olacak, bu o sayfayı yapanı, o haberi yapanı ve onun oraya koyulmasını sağlayan yöneticinin elini rahatlatacaktır. Bir dahaki olayda işin içine daha rahat girecektir, çünkü bu sonuçta kendi gazetemden örnek vereyim, Hürriyet’in sayfaları çok değerlidir, bir ilan verin fiyatı görünce anlarsınız. Bunun için de bu desteğe ihtiyacımız var, bu da direkt bu yollarla olabilecek en etkili biçim olarak görüyorum. Bunları soru yanıt şeklinde biraz daha detaylı konuşabiliriz.

Bu iş için bu kadar emek harcandı, ben yıllardan beri biliyorum, aşağı yukarı bu olayın içinde kimler var, kimler yok, kim şov yapıyor, kim yürekten mücadele ediyor, kim ticaretini yapıyor, biliyorum diyebilecek durumdayım. Bu mücadelenin, bu emeğin en rafine şekilde topluma yansıması için bir kere kesinlikle ve kesinlikle güçlü bir örgüte ihtiyacımız var. Yani bu konfederasyon olabilir, onun ismini bu mücadeleyi yürütenler koysunlar, iki ay süreyle başkanlıklar olabilir, buradan Meclise göndereceğimiz insanlar olabilir, ama bunu ah, vah pozisyonundan daha aktif, daha vurduğu yerden ses getirir bir hale getirmemiz lazım. En son Bingöl’deki olayı hatırlıyorsunuz, ne oldu, o kişi 150 YTL civarında ceza verdi, bu kadarla bitti, ama o görüntüleri izleyen, o haberi izleyen insanlar o gün felç oldular. Herkes, çoluk, çocuk, genç, yaşlı, ihtiyar, öğretmen, memur; bir kere ben patron olsam şu açıdan düşünürüm: Benim 6, 7 saat iş kaybıma yol açtılar, o ruh haliyle insanlar nasıl bir şey üretecekler? Yani bir şey üretemezler, bu açıdan da baktığımız zaman bu mücadelenin tek sesle, tek yönden nasıl aktif hale getirilebileceği açısından damga vurabiliriz, bunun çocuklarımıza olan zararlarını anlatabiliriz, ama bunu iyi bir platformdan, iyi bir yerden, Meclis kürsüsünden söylediğimiz zaman olay değişecek, bir siyasi partiye aktardığınız zaman değişecek.

Benim sözümü kaale almak zorundasın, yoksa oy alamayacaksına döndüğü zaman bu mücadele daha etkin hale gelecektir, çünkü maalesef siyasetimiz, siyasetçilerimiz insanlığın derdinden çok oy veren insanın derdiyle uğraşıyorlar. Bunu konu başlıklarıyla ilgili özür dileyerek söylüyorum, zor konuştuğum için toparlamakta da zorlanıyorum, bir rafine güç olmak zorundayız, ah vahtan öteye çıkıp hesap sormalıyız ve bu şeyin sonunda oradaki o insanlardan iki tanesini, yapanları eğer hapse attırabilseydik, açık açık söylüyorum kamu vicdanı bir oh diyecekti, bu çok önemli bir olaydır. Biz bu insanları eğitelim, geliştirelim, ama çok uzun bir süreç, o kadar uzun bir sürece katlanabilecek kaç tane yürek kaldı onu da merak ediyorum, onun için bu cezai müeyyidelerin çok hızlı bir şekilde hayata geçmesi gerekiyor, maalesef bunu savunmak durumunda kalıyorum, bunun için de çok güçlü olmak zorundayız. Ben yine özür diliyorum, soru yanıta çevirirsek hem ben nefes alacağım, hem de daha sağlıklı olacak.

SALONDAN-

DOĞANER GÖNEN- Tabii, ben faydası olmadı demiyorum, demek istediğim şu, ben işveren olsam, patron olsam bu dostlarımızın mücadelesini ben de yaparım. Çünkü benim çalışanım emek kaybetmesin, morali bozulmasın, işe de direkt katkısı var, bunun için olumsuz katkısı var, o açıdan söyledim. Yani katkı anlamında söyledim.

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Aslında ben bir şey ekleyeyim, bizim hayvan hakları örgütleri olarak yapamadığımızı, Anayasaya bu hayvanların hakları korunması gereken kelimesinin koyulması için yapmış olduğumuz mücadeleyi bir ayıcık ölerek can çekişerek sağladı.  Tek başına bir ayı orada ölerek Anayasada şey haline gelirse Nimet Çubukçu o ayıdan etkilenerek, öldürülme görüntülerinden etkilenerek ki bunu “maalesef olarak”  söylüyorum, yasa taslağını anayasa taslağına koydular. Hiçbir örgütün katkısının bu anayasa değişikliğinde etkisi olmadığı ne yazıkki ortaya çıktı.

DOĞANER GÖNEN- Yani insafa sığınmış durumdayız, insafa sığınmadan öte güç olmalıyız, güç, kardeşim ben bu adamların sesine kulak vermezsem, ben bu sokaktaki hayvanı korumazsam beni seçmezler, bu öyle bir korku ki hepsinde yer eder. Bana oy vermezler, biz bunu kullanmak zorundayız, buradayız maalesef.

SALONDAN-

DOĞANER GÖNEN- Hayvan sevmezler mi acaba, yani ne yaptığının farkında mı? Yani belki o evindeki problemlerin bir dışavurumudur, başka bir şey, ama inanın Türkiye’de Türk insanı hayvanı seviyor. Yani çevrenize bir bakın; ifade etmekte, duyarlılıkta bir problem var. Yani o daha düzgün hale getirilebilir, ama bu var. Biz güç olursak bunlar daha iyi olacak, buyurun hanımefendi…

SALONDAN- ……

DOĞANER GÖNEN- Şimdi Sema Hanım siz beni Balıkesir’den aramıştınız değil mi? Bir iki şey daha oldu, başka bir yerden daha aradınız, ben dedim ki bize kanıt gerekiyor.

SALONDAN- Ben bir şey ekleyebilir miyim; bu konularda hiçbir yaptırım olmadığı için biz biraz boş konuşuyoruz. Hanımefendinin anlattığı şeye çok üzüldüm, yakın bir zamanda Mamak Çöplüğünde neler olduğunu biliyorsunuz, canlı canlı gömüldüler, ne yapıldı? Avukat Beye sorduğunuz için söylüyorum, ne yapıldı?

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Ben kısaca yanıt vereyim, Mamak Çöplüğü örneği bunun en güzel kanıtıydı, hatta Mamak Çöplüğünü çıkartan arkadaşlarım da şu anda burada izleyici olarak bulunuyorlar, Anıl Bey ve Veteriner Burcu Hanım. Onun bizzat başvurusunu hem ben yaptım hem de diğer dernekler, örgütler hep beraber yaptık, fakat sonuçta eninde sonunda hukuk kısmında tekrar anlatacağım, eninde sonunda geldiğimiz yer 5199 sayılı Hayvanları Koru-ma Kanunu, sakın koruma kanunu, o zamanki bakan çıktı dedi ki bu hayvanlar trafik kazasında ölmüştür. Halbuki Anıl Burcu oraya gittikleri zaman, gazeteciler oraya gittiği zaman, yani olayı dramatize etmek istemiyorum, ama yavrular daha ölmemişti, annelerinin yanındaydı, çoğu yakılmıştı, annelerinden hâlâ süt emmeye çalışıyorlardı, görüntü bu haldeydi. Yani bunların trafik kazasında ölmediği zaten belliydi, belediye başkanları için suç duyurularında bulunduk, Mamak, Altındağ keza oralar için belediye başkanlarının zaten dokunulmazlığı var, aynı milletvekili gibi, İçişleri Bakanlığı soruşturma izni vermediği sürece onun da üzerine gidemiyorsunuz.

Sonuçta başvurular yapıldı, ama yasa olmadığı için, tasa yok zaten de, yasa olmadığı için en bariz kanıtların olduğu yerde “delil çokluğundan” beraat etti herkes….,dikkat edin  delil yokluğundan değil, delil çokluğundan …sorulduğu için mecburen bunu açıklamak zorunda kaldım. İşte dolayısıyla Doğaner Bey’in en başta dediği, vurguladığı kısma geliyorum, bizim burada yapmamız gereken en önemli şey çok kuvvetli bir sivil toplum örgütü olmamız ve idare üstünde baskı kurmamız gerekiyor. Yasanın değişmesi konusunda, medyaya çıkma konusunda, ciddiye alınabilme konusunda, Meclistekilerin bizi ciddiye alabilmeleri konusunda, hatta Meclise girebilme konusunda bunu yapmak zorundayız. İşte hayvan sever arkadaşları biliyorsunuz, az önce bu benzer bir olay da oldu, şimdi bu tipten konuşmalarla idarenin karşısına gittiğimiz zaman hadi biz birbirimizi tanıyoruz, belediye başkanının, kaymakamın, milletvekilinin ya da medyanın, benim ya da bu konuyla ilgili olan herhangi birisinin karşısına bu üslupla, bu tarzla, bu dilekçeyi yazamama ya da kendi derdini tam olarak ifade edememe tarzıyla, hatta Özcan Köknel Beyin çok güzel bir şekilde anlattığı şekilde bu savunma sistemiyle gittiğimiz zaman zaten ciddiye alınma şansımız yok. Bizim çok iyi bir şekilde örgütlenmemiz, ciddi bir isim altında bütünleşmemiz gerekiyor, kimse derneğinden feragat etmesin, kimse derneğini feshetmesin, böyle bir derdimiz yok, ama bunun en azından bir TEMA gibi, en azından bir AKUT gibi, bir Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi bir isim altında olması gerekiyor.

Biz bunun HAYTAP olduğunu düşündük, başka bir isim altında da olabilir, bu önemli değil, ama hayvan sever kimliğinden kurtulup bir kur üste geçmemiz gerekiyor ki o zaman işte bu kazı iznine gerek bile kalmayacak toplumsal duyarlıkı oluşmuş olacağı için polis hemen işini yapacak, savcı hemen yapacak, sizi sürüklemeyecek. Tabii benim bu dediklerim uzun vadeli çözümler, kısa vadede şu anda bunları yaptıramıyoruz, bunu aşmak için bulmuş olduğumuz çözümler, o zaman sizi medya da ciddiye alacaktır. Mamak’ı HAYTAP protesto etti dediği zaman daha ciddiye alınacak ya da Hıncal Uluç gazetesinde geçen gün sokak hayvanları aleyhine yazı yazdı, ben Ahmet olarak protesto ettiğim zaman bir başka, bir güçlü örgüt olarak protesto ettiğim zaman o beni daha fazla ciddiye alacak. Bu arada mail atıyoruz, delete yapıyor, siliyor, hiçbir etkisi yok. Bugüne kadar olmuş olan olay da öyle, kusura bakmayın araya girmiş durumunda kaldım da Doğaner Bey buyurun.

SALONDAN-

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- İsterseniz onu benimle ilgili konuda konuşalım, çünkü Doğaner Beyle ilgili sorun, onun zamanını almayalım.

SALONDAN- ……..

DOĞANER GÖNEN- Bazılarına katılabilirim, bazılarına katılmıyorum, bazıları ağır, bazıları yerinde, iletişim kurun, nedir bu Pako sayfasının hali deyin, yazın. Pako sizin sayfanız, hepinizin sayfası, sahip çıkıp yazarsanız, e-mail atarsanız, telefon ederseniz bunların hepsi kaale alınır. Ben şimdi söylediklerinizi gideceğim gazetemde anlatacağım, ama bu sıcağı sıcağına bu konu nedir, başka bir konu vardı, şunu işleseydiniz deseniz, öneri gönderseniz bunların hepsi dikkate alınır. Öbür, birinci soruda söylediklerinizi pek anlayamadım, 5199’u…

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Şöyle: Medyaya 5199 sayılı Kanun bazı yükümlülükler veriyor, bunlardan birincisi de radyo ve televizyonlarda hayvan sevgisi ve eğitimiyle ilgili programların yapılması, hatta bunun yüzde 20’sinin de televizyonlarda prime time’larda yapılması, gerçi Doğaner Bey sonuçta yazılı basından, görsel basını temsil etmiyor, ama bu konu hakkında bilgisi varsa bizimle paylaşabilir..Biz tabii RTÜK’e bununla ilgili devamlı yazılar yazıyoruz, günde 30 saniyecik hayvan sevgisiyle ilgili bir film döndürseler, prime time’da 30 saniye, gece saat 2’den sonra ya da sabah 5’den sonra değil, hayvan sevgisiyle ilgili prime time’da, yani saat 7’yle 10 arasında 30 saniyelik bir bant dönse zaten hiç mesaj vermeye bile gerek yok. Bir hayvanın bakışı olabilir, kedinin miyavlaması olabilir, bunlar profesyonel olarak da çekilebilir, böyle bir şey verildiği zaman zaten bu kanundaki yükümlülükler medya açısından yerine gelmiş olacaktır. Ancak yaptırım olmadığı için, yani 30 saniyelik program, eğitici yayın yerine reklam aldığı zaman medya kuruluşu tabii ki de para kazanmayı tercih ediyor. Bunu yapmadığı zaman ne oluyor, yaptırımı yok işte, biraz sonra onu konuşacağız. Arkadaşımız bu açıdan konuya yaklaştı.

DOĞANER GÖNEN- Bu yine iletişim meselesidir, gazeteler kamuoyu yaratır, gazeteler kamuoyundan etkilenir; bizi etkileyin biz de kamuoyu yaratalım. Tekrar demin söylediğim olaya geliyoruz, lütfen arayın, eleştirin, alkışlayın, sadece eleştiriyle de olmuyor, alkışa da herkesin ihtiyacı var, özellikle bu tür vaziyetlerde şunu hissettirmek gerekiyor ki bu programı yapmalıyım, bunun izleyicisi var, okuru var. Sadece üstüne kanunla düşen bir görev ya da vicdani bir olay olarak görmemesi gerekir, eğer bunu görmez, çok ciddi bir potansiyel var diye bakarsa o zaman bunlar olur, hem de daha iyi olur. Buyurun.

SALONDAN-

DOĞANER GÖNEN- Ayrıca ben size bir katkı için söyleyeyim, dünyada yapılan araştırmalarda, mesela Amerika’da en fazla bakılan fotoğraf basketbol  fotoğraflarıdır, ikincisi bebek, çocuk fotoğrafıdır. Dünyada en fazla bakılan fotoğraf bebek, ikinci fotoğraf hayvan fotoğrafıdır, bu bir avantaj. İnsan mutlaka bakıyor, yani katkı olarak söylüyorum. Yani sahipsiz bırakmayın, basını sahipsiz bırakmayın, bu çok önemlidir.

SALONDAN-

DOĞANER GÖNEN- Bir de tabii bu sesin çok akortlu çıkması lazım; artık biz bu akortsuz seslerden biraz da yorulduk, onu da itiraf edeyim.

SALONDAN-

DOĞANER GÖNEN- Beyefendi bu koordineli olursa olabilecek bir şey. Ama ne olursa olsun bu mücadelenin devam etmesi lazım.

SALONDAN-

DOĞANER GÖNEN- Bursa ekimiz var, ana gazetede yazıyordu.

SALONDAN- ……..Ne olacak bu Hürriyet Ankara’nın hali ?

DOĞANER GÖNEN- Peki, Hürriyet Ankara’yı Hürriyet’in okur mektupları var, oraya şikayet edin, Hürriyet Ankara’daki arkadaşlarımızın da bu arada sıkı hayvan severler olduklarını söyleyeyim. Bunları da yazın işte, bunları da yazın.

SALONDAN-

DOĞANER GÖNEN- Ben yerimdeyim, istediğiniz zaman yakalarsınız.

SALONDAN-

DOĞANER GÖNEN- Bilmiyorum, o konuda emin değilim. Şunu söylüyorum, biz zaten haber yapıyoruz, bu haberlerin daha fazla yer alıp almaması, daha küçük daha büyük yer alıp almaması gelen iletişime bağlı, eleştiriye, alkışa, bunlara bağlıdır. Ancak bunun sonucunda bir şey gelmiyorsa bilemiyorum. Ben size söyledim karşılıklıdır, kamuoyu oluşturursunuz etkilenirsiniz.

DOĞANER GÖNEN- Ben kendi gazetem adına söyleyeyim, 17 yıldır son derece duyarlıyız, elimizden geldiğince, mümkün olduğu kadar biz bu işi yapıyoruz, sayfamız bile var.

SALONDAN- Siz halkı yönlendirin lütfen, halk sizi değil.

DOĞANER GÖNEN- Bu karşılıklı olacak bir şey, karşılıklı, söyledim işte, gazeteler kamuoyu yaratır, yarattığı kamuoyundan etkilenir, bu yaşayan bir süreçtir, onu halksız yapamazsınız, halkla birlikte yaparsınız.

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Evet, son soruları alalım, Doğaner Bey toparlasın, çünkü diğer arkadaşlarımız var.

SALONDAN-

DOĞANER GÖNEN- Haberlerin yayınında eksiklik olabilir, lütfen onu da eleştirin. Şimdi iç denetim mekanizmalarını şöyle düşünün: Bu gazeteler, bu televizyonlar ansiklopedi değil, zamanla yarışan, birbiriyle yarışan, bir şey olduğu zaman bunu mümkün olduğu kadar seri bir şekilde aktarmak zorunda olan kurumlardır. Doğası gereği budur, bunun için de çok sayıda yanlış yapabiliriz, yapıyoruz da zaten, ama burada bu yanlış yapılırken bu doğal bir yanlış mıdır art niyetli midir? Eleştirilecek taraf art niyetli olandır, bu doğal yanlışlarda da kulak çekilebilir.

SALONDAN-

DOĞANER GÖNEN- Kendi adıma söyleyebilirim, yanlış verenler maalesef oldu, işte bak kuduz, o hayvan kuduz olmasaydı o çocuğun başına bu gelmeyecekti gibi son derece kuru yaklaşımlar oluyor maalesef. Bu yaklaşımları, bu yanlış şeyleri yapanları bıkmadan, usanmadan eleştireceksiniz, göndereceksiniz, telefon edeceksiniz, e-mail atacaksınız, faks çekeceksiniz, bunun başka yolu yok. Baktınız olmuyor, okumayacaksınız, bunu söylemek durumunda kalmak üzücü bir şey, ama bu böyledir.

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Evet Doğaner Bey son bir soru daha alsın ve toparlasın.

SALONDAN-  Hayvan sevgisi için din kullanılamaz mı ?

DOĞANER GÖNEN- Bu yol kullanılabilir, ben kısaca şöyle söyleyeyim, bu ülke Türkiye Cumhuriyeti, laik bir ülke, bu başka bir şey. Böyle bir yerde, böyle bir ülkede yaşıyorsanız bunu sadece dini yöntemlerle, dini anlatımlarla çözmeye kalkarsanız bazı şeyler, istemediğiniz bazı şeyler o şekilde gelebilir. Bakın; din başka bir şey, bunu insanlara anlatırsınız, ama bu insan olmanın gereği olan bir şeydir, sadece dinle açıklamak tabii zaman zaman yapalım da, devamlı o şekilde gidersek o zaman bizim insanlığımız nerede? Biz doğru yolda gitmeliyiz.

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Doğaner Bey toparlayalım, başka soru almayalım, sözü Leman Hanıma vereceğim.

DOĞANER GÖNEN- Ben tamamım.

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Doğaner Beye teşekkür ediyoruz, basın açısından gerçekten aydınlatıcı bilgiler verdi. Şimdi sözü Leman Sam’a veriyorum, mikrofon onun, eleştirin lütfen.

LEMAN SAM- Beni bir yere tıkıştırmayın, bu kadar klinik konuşmadan sonra biraz daha interaktif konuşalım. Bir kere Doğaner Beye şöyle bir sözüm var, deminden beri yazın, çizin diye söylüyor. Ben internetle alakam olmadığı için çok hatalı bir şey yapmışım, ben gidip Ertuğrul Özkök’ e teşekkür ettim, yanlış yere teşekkür etmişim, o da dedi ki; vallahi elimizden geleni yapıyoruz, meğerse size teşekkür etmem lazımmış. Gerçekten Hürriyet Gazetesi…

DOĞANER GÖNEN- Bana teşekkür etmeyin, ben istemiyorum, bana teşekkür etmeseniz de ben bu yolun yolcusuyum.

LEMAN SAM- İzin verin efendim ben edeyim, ne var, bir ziyanı var mı, şahsi olarak teşekkür etmek istiyorum, ama tabii ki yetersiz, ama böyle büyük bir gazete için gene de çok iyi, ama ben sadece Birgün Gazetesi okuyorum ve Yalçın Hocayı yürekten alkışlıyorum, bunu en iyi kullanan onlar, çok teşekkür ediyorum.

Neyse ben her şeye rağmen başka bir dille size söylemeye çalışacağım, öncelikli olarak tabii İstanbul Barosuna, Ahmet Beye, bütün bu HAYTAP çalışanlarına, geldiğiniz için sizlere, herkese çok teşekkür ediyorum. Gerçekten önemli bir şey, bir cumartesi günü sinemaya, vesaireye gitmek ya da magazinleri seyretmek yerine buraya gelmeniz bile çok alkışlanacak bir şey, çok teşekkür ederim, inşallah benden nefret etmezsiniz.

Ben bir akademisyen değilim, esasında buraya geldiğim için mutluyum, ama akademisyen akademisyen konuşamayacağım, kendi dilimle konuşacağım, ben işte böyle, gördüğünüz gibi herhangi birisiyim. Bir derdim var, çok derdim var da, konuşsam üç gün bitmez, yalnız üzülmeyin, hiç üzülmeyin, gerçekten sizin başınızı ağrıtacak kadar uzun konuşmayacağım, çünkü Hocam arkamdan konuşacak. Tamamıyla bir ahlaki sorumlulukla geldim, burada konuşuyorum, ben bu bana bahşedilmiş bu güzelim dünyada, sonra bu güzelim ülkede yaşamaya çalışan, kapitalizmin kanlı tuzağına düşmüş insanlardan biriyim, biri olmaktan ötürü de çok üzülüyorum. Her ne kadar bu yaşam hakkı konusunda kendimi bir altın terazisi kadar hassas görsem de bizim gibilerin bu zulüm içerisinde yaşaması oldukça zor. Ben söyleyeceklerimi sadece evcil hayvanlarla kısıtlı tutmak istemiyorum, çünkü çalışmalarım ya da bugüne kadarki söylemlerim sadece evcil hayvanlarla ya da kent içerisindeki kent hayvanlarıyla kısıtlı tutmak istemiyorum. Çünkü ülkedeki sorunlar çok geniş, dünya üzerinde de çok geniş, ama mesela Sevil Hanım akademisyen olduğu için Amerika’yı ve oradaki bütün cürümleri ve kaynaklarını gayet güzel incelemişler, benim öyle bir şansım olmadığı için ben sadece ülkemde gördüklerimle, duyduklarımla, bana anlatılanlarla, yani bunlar tabii ki de bitmez, belki küçük örneklerle şu yapılmış bu yapılmıştan ziyade bir yerlere bağlayarak anlatmak istiyorum.

Ben bu sorunların çoğunun cehaletten ve paradan kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü biliyorsunuz para artık insanların neredeyse tanrısı olmuş durumda, çok fazla öne çıktı. İnsanlar biliyorsunuz birbirlerinin gözünü oyuyorlar, en büyük nedenlerinden biri de bu artık, şiddet öyle bir halde ki biz şiddete alıştırıldık ne yazık ki, benim çocukluğumda Adana’da bir cinayet olmuştu, bizim evde 3 ay, 1 sene konuşuldu, şimdi üçüncü sayfa haberleri 3 gün bile konuşulmuyor. Çünkü gündemi hemen bir başka cinayet, başka bir şiddet haberi kaplıyor. Ben insanları yaklaşım açısından hayvanlar ve doğa konusunda şöyle birkaç şeyde toplamak istiyorum, böyle altı madde kadar bir toparladım, eksik varsa siz bana yardımcı olun.

 

Bir, psikolojik sorunları olan, şiddetten zevk alan, tüm canlılara ve dahi kendi cinsine eziyet eden çoğunluk.

 

İki, doğayı ve hayvanları sevmeyen, ardıç ağacını karanfille karıştıran plazalarda yaşayan bir kısım kent esiri insanlar, ayağı hiç toprağa değmeyen, bir kere bile bir yaprağı okşamayan, bir hayvanın başını okşamayanAkmerkez’de alışveriş yapıp, briç oynayan ya da magazin seyreden bir cins insan.

 

Üç, hayvanlardan korkan, bunu çok anlıyorum, çok saygı duyuyorum, korkmanın çok insani bir duygu olduğunu biliyorum, ancak kötülük yapmayıp uzak duranlar. Bunlar benim başımın tacı, yani buna razıyım.

 

Dört, hayvan sevdiğini söyleyip marka kedi köpek besleyen, şöminesinin önünde beyaz ayı postu ya da zebra postu olan, sevgilisiyle orada sevişen, evinin her yerinin tik ağacından olmasına özen gösteren kürk severler. Portreyi gözünüzde canlandırdınız, hemen canlandı değil mi, bunlar da var, sevişmeyenler de olur, ama neticede gösteriş için koyanlar olur, bir de onlar var.

 

Beş, hayvanları hayvanat bahçelerinde veya evlerde beslenmesine karşı çıkanlar, doğaya saygılı, yaşam hakkını savunan ve çok rasyonel düşünen bir kitle var. Onlar da azınlıkta, ama galiba benim en fazla görmek istediğim kitle bunlar. Altı, bir de radikal hayvan savaşçıları var, bizim panter gibi, doğa severler var, yaşananlar yüzünden bugün toplumumuzda ve dünyada toplumdan kaçan, zaman zaman da umutsuzluk yüzünden intihar riski taşıyan insanlar. Eksik var mı, söyleyin.

 

SALONDAN-

LEMAN SAM- Tahsin Bey, lütfen, rica ediyorum, bari siz bunu söylemeyin, hayır efendim, öyle bir şey yok, katiyen katılmıyorum. Tamer Dodurga Beyle de böyle televizyona çıktığımız zaman Tamer Bey böyle melül melül bana bakar, çünkü hiç konuşma fırsatı tanımam, çünkü bilim adamları daha farklı şekilde yaklaşıyorlar, buyurun.

 

SALONDAN-

 

LEMAN SAM- Hocam, siz çok önemli bir yerdesiniz, Tahsin Yeşildere biliyorsunuz neredeyse Tarkan kadar ünlü, devamlı televizyonlarda bu konuda fikri alınan bir hocamızdır, fakat siz hâlâ emekli olmadınız, devletle çalışıyorsunuz değil mi? Hayır, Veterinerler Odası değil, siz bıraktınız, peki, şu anda devletle hiç ilişkiniz yok mu, hiç mi olmadı? Güzel, iyi, o zaman bu konuya düşünebiliriz.

Neyse, şakayı bırakalım, ben sizi biraz da neşelendirmek istediğim için böyle şey yaptım, şimdi tabii konunun gelip dayandığı yer genel olarak devlet politikası ve siyasetçiler oluyor. Benim çocukluğumda ben Demokrat Partinin olduğu bir iktidara doğdum, basından, evimize giren gazeteden takip ettiğim kadarıyla son derece iyi giyimli, yabancı dil bilen, güzel müzik dinleyen, konuşması düzgün, radyoda konuştukları zaman o çocuk kafamla onlara siyasi görüşünün ne olduğunu bilmeden çok saygı duyulası insanlar vardı, böyle fötr şapkalar giyerlerdi. Siyaseten ne yaptıklarını bilmiyorum, ama insan olarak en azından Meclisin tepesine çiğ köfte fırlatmıyorlardı. Yani bunun parlamentodaki insanlarla çok ilgisi olduğunu düşünüyorum, çok ilgisi var, yani hükümet, bürokratlar, devlet biz ne yaparsak yapalım devlet karşımıza geçtikten sonra Doğaner Beyin dediği gibi biz onları ne kadar yazalım, çizelim, onları protesto edelim, nitekim buna, yaşam hakkına çok saygılı insanlar vardır. Eylemler yapıyorlar, vesaire, ama yıllardan beri görüyorsunuz olan biten bir şey yok. Siyasetçilerin de hastalıklarından biri, onu gayet iyi biliyorsunuz, yakınlarına istihdam sağlamak, birilerinin cebine para hortumlamak, nerelere ne paralar harcanıyor, ama nedense buralara gelince maalesef para bulunamaz. Mesela ben seçimden önce parti programlarını okudum, dikkat ettiniz mi bilmem, hiçbirinin parti programında hayvanlarla ve doğayla ilgili en ufak bir şey yoktu. ÖDP’de vardı biliyorum, ben biliyorum, Ufuk Uras benim çok sevgili arkadaşımıdır, ben onun hayvanlara ve doğaya nasıl baktığını biliyorum. Çok duyarlı, çok incelikli bir insandır, ama bu iş sadece Ufuk Uras’la bitecek bir iş değildir. Yani o çok daha geniş bir katılım gereken bir iştir.

Şimdi dediğim gibi sadece evcil hayvanlardan bahsetmeyeceğim, birtakım dini güçler, önermelerle de olsa bu insanların lüzumsuz yere çoğalmasından dolayı, çok fazlalaşmasından dolayı ve bu güzelim gezegenin insanları taşıyamayacak hale gelmesinden ötürü büyük bir gıda gereksinmesi var. Bundan dolayı özellikle Amerika’da, isim de veriyorum, bu Mc Donalds, Kentucky Fried Chicken, gibi firmaların yanlış hayvan yetiştirme ve meraları mahvetmesi, ormanları kesip birtakım yerler açması dolayısıyla zaten tabiatı bir hale getirdik, biliyorsunuz. Bunun sonucunda ülkemizde de yeraltı suları biliyorsunuz bilinçsizce kullanıldığı için tuzlanmalar oldu, tarlalar yok oldu, insanlara zararı var, ama kuşlara da zararı var. Yani bu sazlıkların yok olması, sazlıkların yakılması, insan aman ne yapayım ya, kuş ölmüş, insan ölüyor, kuş ölmüş ne olur diyorlar ya, aslında yaşam zincirinde en lüzumsuz olan halka biliyorsunuz insandır. Yani her şeyi bozan sadece insandır, kuşların çilesi böyle bitmiyor, kuş gribi söylentisi yüzünden gerek devlet gerek medya gerekse de veteriner hekimlerimiz tarafından halkın bilinçlendirilmemesi nedeniyle insanlar penceresine konan ya da ağacına konan her kuşu hasta kuş gribi zannettiği için o ağaçları kestiler. Ben gözlerimle gördüm, bu yüzden çok ağaç kesildi ve kimseye fark ettirmeden bol bol zehirli yem attılar, bir dönem yollarda martı, güvercin, serçe, saksağan, ne varsa bütün kentte yaşayan kuşların çoğu maalesef bunlardan dolayı öldüler.

Bir gün Beşiktaş Belediye Başkanı Sayın İsmail Ünai ile  konuşuyordum, bana bir şey anlattı; bir gece telefonu çalmış, kadının biri gece yarısı saat 3 gibi, o dönemi bilirsiniz, kargaların çok öttüğü dönem demiş ki, Başkan da şu telefon numaram her zaman açık dediği için oradan aramış, İsmail Bey bu kargalar beni uyutmuyor, gelin bunları itlaf edin. Gece 3, halkımız, başka bir şey söylemek istemiyorum.

Sonra ben gözlerimle gördüm, gökdelenlerin bu ayna camları yüzünden kuşların orayı şey zannedip ölmeleri, oralarda ne kadar çok kuş öldü biliyor musunuz? Mevlana demiş ki, Mevlana yılı diye ben de Mevlana’dan bir laf edeyim dedim, yere ayaklarınızı böyle çok hızlı şekilde basıp yürümeyin, bu bir saygısızlıktır. Çünkü toprak ana sizi başının üstünde taşıyor. Demiş, kaç yıl önce yaşamış? 800 yıl ve biz bugün çok para olmasına rağmen, yani Türk milleti olarak cebimizde müthiş para var ya, neredeyse bir lostra salonunun açılışında dahi o fişekleri patlatacağız. Biliyor musunuz ki ne kadar çok para ve ne kadar çok kuşlara zarar ziyan, yani sırf kuşlardan bahsedeceğim zannetmeyin, ama biz o kadar enteresan bir milletiz ki işte turnalara türküler yazar, sonra onları vururuz. Efendim o kaçak avcılıklar, gezme ceylan bu dağlarda seni avlarlar deyip hemen, yani bu kırsaldaki insanların da yine bilinçlenmeye ihtiyaçları var. Bunu ne kadar algılayabilirler, ben biraz sert konuşuyorum, didaktik, ne olur kusura bakmayın, bana kızmayın, bugüne kadar yaşadıklarımdan ötürü biraz da bu kadar sertleştim, halbuki ben ipek gibi bir kızdım. Hayır, ben başta söyledim, bütün dünyada bu sorunlar var, ben içinde yaşadığım Anadolu’dakileri söylüyorum.

SALONDAN-

LEMAN SAM- Neden öyle dediğimi size söyleyeyim mi; şöyle bir şey var: Yurtdışında da gezdiğim yerlerde şunu gördüm, orada da böyle zalim insanlar var, Mc Donalds’ı onun için örnek verdim, ama orada en azından, özellikle Avrupa’da yapılan birtakım şeylerde yaptırım var. Benim biraz önce şikayet ettiğim şey, orada yaptırım buraya göre daha fazla, çünkü burada hayvanlar sadece bir mal olarak görülüyorlar.

SALONDAN- Foklar.

LEMAN SAM- Ben zaten onu dedim, ben bunları anlatmaya kalksam sizi üç gün buraya bağlıyayım mı? Benim anlatacaklarım bitmez, ben ayrıca Greeenpeacce’le de çalıştım.

SALONDAN- Biliyorum da, ben gerçekten şundan rahatsız oluyorum.

LEMAN SAM- Ama beyefendi ben bu ülkede yaşıyorum, ben önce kendi kapımın önünü süpüreceğim. Örneğin şunu söyleyeceğim, Allah’ın Kanadalısı ya da Avustralyalısı belki düşünmeden havai fişekleri atabilir, bizim ne paramız buna uygun, ne kültürümüz buna uygun, yani ben bu yüzden söylüyorum. Orayı açarsanız çok kötü şeyler söylerim, sonra bizi buradan topluca götürürler.

Medyayı zaten konuştuk, tekrar tekrar teşekkür ediyorum, hem geldiğiniz için hem gerçekten gazetede çokça yer verdiğiniz için. Bizim ülkemizde gene söylüyorum, biz Müslüman bir ülkeyiz, hanımefendi çok doğru bir şey söyledi, ona çok katılıyorum. Bu ülkede din çok önemseniyor, okumamış cahil kitleyi sadece dinle eğitebilirsiniz, eğer dinde soruyorlar, fetva veriliyor, müftüler fetvalar veriyorlar. Adam ben orucumu cinsel ilişkiyle bozabilir miyim diye açıp soruyor, şimdi buraya kadar sorulan bir ülkede demek ki fetva verildiği zaman ya da dinsel olarak birtakım öneriler olduğu zaman demek bu insanlar dinleyecekler. Mesela bazıları diyorlar ki kedi öldürmek çok günah, köpek öldürmek değil, niye diye soruyorum. Efendim Muhammed’in üzerine oturmuş da, o onun sırtını sıvazlamış da, çıkmış, kesmiş gibi birtakım hikayeler anlatıyorlar, bundan dolayı kedi öldürmenin günah olduğunu söylüyorlar. Yani demek ki din adamları dinsel olarak birtakım önerilerde bulunurlarsa bilmem.

SALONDAN- Bunu 1600 yıldır zaten söylüyorlar, zaman zaman faydası oluyor, bunu faydalı olacağı yerde kullanın, ama biz insanız, o temaya eğilelim.

LEMAN SAM- Şöyle ayrım yapayım, hanımefendi size basında dedi, ben öyle demiyorum. Ben basında bu anlatılsın demiyorum, ama din adamlarının camilerde, şuralarda buralarda anlatması gerektiğini söylüyorum. Yani ben bunları neden söylüyorum, zaten sizlere söylemiyorum, bu konuda devlet bir şey yapabilir mi, bir yerlerden duyup yapar mı diye; örneğin köpek dövüşü, horoz dövüşünün suç olması açısından söylüyorum.

Kuduz konusunda burada bu çok önemli bir konu, kuş gribi, kuduz bütün bunlar basının yazdığı haberlerden sonra, ama burada en çok iş Tahsin Hocam gibi, Tamer Bey gibi ve önemsenen, lafı dinlenen veteriner hekim ya da hocaların sayesinde düzelebilir diye düşünüyorum. Onların daha sıklıkla görsel medyaya çıkıp belki insanlara küçük kitaplar dağıtarak kuduzun ne olduğunu, sadece kedinin köpeğin değil, farelerden de geçebileceğini anlatabiliriz.

SALONDAN- Kuş gribi denilen şey sadece geçen sene mi vardı, yüzlerce, binlerce yıldır varolan, bizim babaannelerimizin, anneannelerimizin kıran girdi dedikleri şey, ama öyle bir pompaladılar,

SALONDAN- Bizde olan vakaların yüzde 100’e yakını tavuk vebasıydı.

SALONDAN-

LEMAN SAM- Tahsin Bey bizler bunu zaten biraz biliyoruz, ama bizim bilmemizdense halkın bilmesi gerekiyor. Siz her şeyin üstüne hâlâ üreme hakkından bahsediyorsunuz.

SALONDAN-

LEMAN SAM- Veteriner hekimlere, hocalara böyle bilgilendirme konusunda, bilinçlendirme konusunda çok iş düştüğü kanısındayım. Ben size bir küçük örnek vermek istiyorum, televizyonda Yaprak Dökümü diye bir dizi var, belki takip eden olmuştur, geçenlerde, ben o gün tesadüfen rastladım, kadın çocuğuna dedi elleme sakın onu, kuduz olursun. Duydunuz değil mi? Ben bunun üzerine bir yerlerden, hani geçenlerde bir köpeğe insan ismi verildi diye insanlar ayaklandılar biliyorsunuz, ben gene böyle bir ayaklanma olur dedim, çıt yok. Ben mesela Tahsin Beyin bir dakika kardeşim, mesela şimdi benden öğrendiniz, lütfen söyleyin.

SALONDAN- Az önce kuşlardan konuşurken çok özür dilerim, esas konuşmacı sizsiniz, ama ben affınıza sığınarak geçen yıl oturduğum yerde Akfa Hürriyet sitesi var, Maslak’ta, bu Hürriyet Sitesinin dış cephesi yapılıyordu ve dış cephesi yapılmadan önce burada kırlangıç yuvaları vardı ve bazı oyuklarda saka kuşları yuva yapmışlardı. Sabah erken ve akşam geç vakitte köpeğimi çıkardığım zaman bunların sesleri benim hoşuma gidiyordu. Çünkü sessizlikte bunların sesini duyabilmek çok güzel ve o sitede oturan insanlar da zannediyorum bunların sesini dinliyordu. Fakat dış cephe yapılırken ben dedim ki bunları ne yapacaksınız, adamlar sökeceğiz yerlerinden dediler ve kırlangıç yuvalarını yerlerinden söktüler. Ben sitedeki güvenlik görevlilerine tek tek tembih ettim, yöneticinin bir şey yapmadığını ve bunların sıvanması gerektiğini söylediler. Derken saka kuşlarının yuva yaptığı oyuklar vardı ve yavrular içerideyken bu oyukları sıvayla kapattılar ve burada Hürriyet Sitesi adı altında, ben Hürriyeti kınamıyorum, Emin Çölaşan’a rağmen hâlâ Hürriyet Gazetesi alıyorum, bunlar sıvandı. Eser Hanım da oradaydı, Eser Hanım da bir hayvan severdi, fakat ne yazık ki o kadar söylememe rağmen buna engel olamadık.

 

LEMAN SAM- Hürriyet Gazetesiyle bir ilgisi yok, isim benzerliği olarak söylüyorlar.

 

SALONDAN- Hayır, Hürriyet Gazetesiyle bir alakası yok, ama Hürriyet Sitesini de Hürriyette çalışanlar yaptırmışlar ve bir kısmı hâlâ orada oturuyor. Mesela Eser …… orada oturuyor ve kendisi çok hayvan severdir ve birlikte çalışıyoruz, fakat kimse bu yöneticiye engel olamadı, bu yuvaları kapatmayın, bu yavrular uçtuktan sonra buralar hallolur demediler.

 

DOĞANER GÖNEN- O sitede kimin oturduğunu kimin oturmadığını bilmiyorum, ama Hürriyette her çalışan gazeteci değil tabii, keşke bildirseydiniz.

 

SALONDAN- Kesinlikle, …, ama ben orada görüştüğüm arkadaşlarım olduğu halde hiçbir yaptırımda bulunamadım.

LEMAN SAM- Hanımefendi zaten sıkıntımız bu, deminden beri benim çıldırdığım şey bu, yani silah alıp birilerini mi tarayayım. Yani yaptırımın olmamasından bütün şikayetimiz.

 

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Leman Hanım konuşmasını tamamlasın da sonra görüşlerimizi söyleriz, lütfen dağılmasın.

 

LEMAN SAM- Ormanları yakmak için kedilerin ya da tavşanların üzerine yanıcı madde döküyorlar ve yakıp ormanlara salıyorlar, yer açmak için, bir yaptırımı oluyor mu? Yok, bunun problemi nedir? Para, ek olarak devlet; devletin herhangi bir yaptırımı olmadığı için, bunun karşılığı olmadığı için, köylü de zaten orada kendisine yer açacak, bunun karşılığında da bir yaptırım olmadığı için böyle şeyler oluyor. Yani birkaç kişi ah vah diyor, o kadar bitiyor, yani ormanlar yandığında nasıl bir canlı hayatının yok olduğunu bilmiyoruz. Sadece şunu söylüyoruz: Ciğerlerimiz yandı yine, ne egoistiz yani, hep biz yani, hiç oradaki yaşayan binlerce cins hayvanın, küçük büyük, onların çektiği acıyı ve bizim suçumuzdan dolayı, cehennemlerini biz yaratmış oluyoruz onların, bunu hiç düşünmeden ciğerlerimiz yandı, bu kadar bencillik olmaz, insanın bu bencilliği karşısında söyleyecek bir şey bulamıyorum.

 

Çok önemli birkaç şey daha söyleyeceğim ve bitireceğim, özür dilerim siz gözümün içine bakıyorsunuz, ama Gönen Hocayı sustursaydınız, benim söyleyeceğim çok önemli şeyler var. Çünkü onların çoğunu biliyorsunuz Sevil Atasoy söyledi, şimdi Irak’ta, Afganistan’da ve bizim ülkemizin doğusunda biliyorsunuz şu anda son derece vahşi bir savaş sürmekte. Tabii ben biliyorum ki buradaki herkes savaşa karşı, aklı başında bütün insanlar savaşa karşıdırlar, savaşı kim ister? Cebine silah dolayısıyla ya da uyuşturucu yüzünden para girecek olanlar ya da içindeki şiddeti doyuramamış birtakım, hani hayvana ettim bu şiddet bana yetmedi, ben gideyim bir çocukları öldüreyim diyenler dışında herkes zannetmiyorum ki savaşa karşı çıkmasın. Ben savaşın bir başka yönüyle daha ilgileniyorum, savaştan önce de benim babam askerdi ve beni ara sıra tatbikatlara götürürdü. Ben daha o zamandan düşünmüştüm, ama tabii ki bugünkü kadar bilgi birikimim olmadığı için derdim ki bütün bu bombalar şuraya düşüyor, ya orada tavşan varsa, orada solucan var, öldü bak görüyor musun diye düşünmüştüm. Yani o kadar tatbikat, sınırsız mermi harcanması, bombalar, biliyor musunuz ki doğunun doğasında hiç hayat kalmadı. Zaten ormanları kestiler, hepsini yaktılar, o öyle gitti, bir de yetmiyormuş gibi börtü böcek de gitti. Eski tadını bilenler Bingöl ya da Erzincan, Kars’tan gelen bir balı yesinler bakalım, o eski aldıkları çiçeğin tadını alabilecekler mi, hayır, çünkü bütün o endemik bitkiler, o hayvanlar, o korular, onların hepsi imha oldu, yok oldu, yani ben bunu sadece ülkemiz için söylemiyorum, Handan Hanım bana kızmasın diye Irak, Afganistan’da da dedim. Yani paralar nerelere gidiyor, ama buralara gelince biliyorsunuz asla olmuyor.

 

Şimdi gelelim itlaf konusuna; bunu da kısaca geçeceğim. Hayvanların canı üzerinden çok kez para kazanılıyor, bir kere ben bunu çok kere söyledim, rica ettim, devlete yazdım, basına yazdım, Bekir Hocaya söyledim, herkesle bu sıkıntımı paylaştım. İtlaf çare değil, neden çare değil? Yılardır burada itlaf yapılır ve çaresi bulunamadığına göre itlaf etmek bir çare değil, çare değil, ama bunun çare olmadığını bile bile belediyeler buna devam ediyorlar, neden? Çünkü ucunda sıkı bir rant var, şimdi sınırdan bol miktarda kaçak hayvan sokuyorlar biliyorsunuz, arada ölenler de …, ondan sonra bunları petshoplara satıyorlar, bir para, petshopta bu hayvanlar bekliyor, büyümesinler diye fazla beslenmiyorlar, çok kez başıma geldiği için biliyorum, yemek verilmiyor, ölenler ölüyor, kalanları da birtakım şımarık insanlar barınaklardan alacakları yerde statü olsun diye belki de gidiyorlar petshoplardan dolar ve Euro karşılığında bu hayvanları alıyorlar. Çoğunun da hasta olduğunu düşünüyorum, yani bunlar bir doktor, hekim kontrolünden geçmemişlerdir, ya eve geliyor ölüyor ya da o adamın o şımarık çocuğu bir süre o küçük hayvanla oynadıktan sonra biraz büyüdüğünde çok sıkılıyorlar, hemen onu sokağa atıyorlar ve yerine yenisini, herhangi bir bahçeden, oyuncak dükkanından bir küçük ayıcık ya da bir kedi almış gibi koyuyorlar.

 

Şimdi bu sokağa atılan hayvan ne oluyor, ya hemen imha oluyor, ölüyor veya eğer imkânı varsa, biraz büyüdüyse diğer sokaktaki hayvanlarla eşleşiyor, çiftleşiyor ve melez hayvanlar türüyor. Şimdi eğer biz bu kaçak hayvan girişini ya da dışarıdan hayvan ithalini kendi türlerimizi geliştirmek yerine bunu …, eğer devlet bunu önlemezse ki buna göz kapatıyor, kim bilir kimlerin çıkarı var, ondan sonra bu belediyeler kendileri de yapmıyorlar, bunları ne yapıyorlar? Taşeron şirketlere ihale ediyorlar, bakın; kaçıncı, böyle bir zincir olarak para kazanıyorlar. Yani burada belediyecilerin, devletin, buna göz yumanların, belediyede çalışan veteriner hekimlerin, vesaire çoğunun günahı var ve böyle giderse de biz ne kadar uğraşırsak uğraşalım bizim ülkemizde itlaf konusu ve sokak hayvanları ya da şehir hayvanları diyelim, hiçbir zaman, asla halledilebilecek bir konu olmadığını düşünüyorum.

 

Şimdi bütün bunlardan sonra fazla da uzatmayacağım, gerçekten kapatmak üzereyim; halkın sevdiği insanlar var, bana buradaki dostlardan bazıları dediler ki sanatçılar toparlansa, örnek olsalar da, vesaire diye, ben vallahi benim kadar delisini pek görmedim, birkaç tane var, ama onların da hükmü yok. Bizim box ofisimiz yok, çünkü ben fazla magazinde yer almıyorum, gerçi geçenlerde yer aldım, hamamböceklerini zamanında püreyle besledim dedim diye, yani ben bunu lafın gelişi söylemiştim, ama onlar bunu magazinsel bir malzeme olarak kullandılar. Neyse, önemli değil, onun için daha meşhurların yapmaları gerekiyor.

 

 

Yani dünyanın her yerinde gerçekten bu zulüm sürmekte, insan olan insanın yapması gereken bir tek şey var. Empati, eğer bunu beceremiyorsak zaten beceremeyiz. Çok yakın bir zamanda kurban bayramı geliyor, ben çocukluğumdan beri bu karanlığı yaşıyorum, aslında burada herkes Müslüman olabilir, ben kimsenin dinine, töresine karışamam, ama ben eşek yüküyle bu ülkeye vergi veren bir insanım, ne kadar vergi verdiğimi bir bilseniz, bu devletin, bu halkın, bu törenin benim ruh sağlığımı bozmaya hakkı yoktur. Eğer ben bir demokratik ülkede yaşasaydım hakkımı arardım, ama burada ben böyle bir şey konuştuğum anda 2, 3 ay telefonlarıma tehdit mesajları geliyor ve ben her sene bu ülkeyi terk etmek zorunda kalıyorum.

 

Benim belli bir imkânım var, ben Türkiye’yi terk edip gidiyorum, ama küçücük çocukların önünde bu eylemi yapıyorlar, sonra diyorlar ki çocuk kardeşini kesti, üçüncü sayfa haberi. Acaba neden kesti? Yani bu kesmek nedir, bütün adamlar karılarını kesiyorlar, doğu kültüründe aldıkları rehinelerin kameraların önünde boğazlarını kesiyorlar. Yani bilmiyorum, ben çaresiz kaldım, sadece sizlerle derdimi paylaştım, artık avukatlarımız, medya, devlet, kim çare bulacaksa bulacak, insan olan buna duyarlı olur diye düşünüyorum. Çok hazin bu kadar fazla olmamız, buna da çok üzüldüm, ama ben dediğim gibi panellere ve toplantılara gitmeye çok alışkın bir insan değilim. Sizi saçma sapan şeyler söylediysem, başınızı ağrıttıysam beni mazur görün, hoşça kalın. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim, inşallah çok uzatmamışımdır.

 

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Evet, Leman Sam’a gerçekten teşekkür ediyoruz, tüm katılımcılarımız gibi, sanıyorum bugün için esasında ne kadar doğru seçimler yaptığımızı bu konuşma da teyit etti.., bu kadar birikimli insanı bir arada kolay kolay bulamazdık. Şimdi Yalçın Beye de bir söz hakkı vereceğim, kusura bakmayın, konuşmalar biraz uzuyor, ondan sonra bir mola vereceğiz, son bölümde Barınak Gönüllüleri Derneğinden arkadaşlarımız geldi, onlar kısaca Edirne çalışmalarını, özellikle yurtdışından kaçak olarak giren hayvanların kurtarılma operasyonlarının bizzat başında bulundular, onlar da kısaca anlatacaklar, ben de moladan sonraki bölümde hukuki kısmına değineceğim. Şimdi Yalçın Bey Dünya Yalnız Bizim Değildir platformunun kurucusu biliyorsunuz ve basında en fazla hayvan haklarıyla ilgili sayfa ayıran gazetenin başında, endüstride ağır sömürü, sanayi tipi hayvan üretimine değinecek. Yalçın Beyden ricamız kusura bakmasın, toparlayacak şekilde ve ana temaları vurgulayacak şekilde yapsın, sayfasında da bugün bize çok güzel yer vermiş, tebliğ gibi de çalışmış o da Sevgili Atasoy gibi, onu da dinleyelim, önemli olduğunu düşünüyorum.

 

LEMAN SAM : Bu arada bir şey daha ekleyeyim : Anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Bu kadın milleti kıllarından kurtulmak için dünyanın parasını harcar , sonra da gider kıla bürünür. Yani kürk giyer. Evini tik ağacı ile donatır , şöminenin önünde ayı postu üzerinde sevişir. Sonra da insanım diye ortalıkta dolaşır. Ben bunu gerçekten anlamıyorum

 

YALÇIN ERGÜNDOĞAN- Hepinize sevgiler sunuyorum, hoş geldiniz, Ahmet Bey endüstride ağır sömürü, sanayi tipi hayvan üretimi konusunu bana verdi, ben de bununla ilgili sizlere doyurucu bilgiler sunayım diye epey bir hazırlık yaptım, ama günün ilerleyen saatlerine denk geldiği için yaptığım hazırlığı biraz özetleyerek sizlere sunacağım. Yoksa ben ta insanlığın tarihinden başlayarak, ama özet bilgilerle gelmek istiyordum, çünkü günümüzde hayvan korumacılık ya da hayvan hakları diye algıladığımız şeyin tümüyle hayvan haklarını kapsamadığını, gündelik yaşamda karşılaştığımız sokak hayvanlarına yönelik bilgiler içerdiğini, oysa ki dünyada hayvan hakları mücadelesinin çok daha geniş boyutlar aldığını, bu mücadelenin tıpkı insan hakları mücadelesi gibi, cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele gibi ve benzeri hak mücadeleleriyle eklemlendiğinin farkındayız, ben bunun üzerinde durmak istiyordum. Yine onun üzerinde duracağım tabii, ama özet olarak.

 

İnsanlık nüfusuyla ilgili birtakım kısa bilgiler vererek ben sözlerime başlayayım, milattan sonra 2. yüzyılda Roma’nın en parlak dönemlerinde dünya nüfusu 200 milyondu, Avrupa’nın Amerika Kıtasını keşfettiği ya da ulaştığı diyelim, yıllarda, 1500’lü yıllarda nüfus 2 katına çıktı, 400 milyon oldu, kömür çağına geçildiği dönemde, yani 1800’lü, 1825’li yıllarda nüfus 1 milyara yükseldi. Bunun akabinde petrol çağının hüküm sürdüğü 1900, 1925’lerden sonraki dönemde insan nüfusu 2 milyara geldi, 2000 yılı itibarıyla da 7 milyar civarında, yani 6 milyarı aştı. Burada dikkat edilmesi gereken bir hususun altını çizmek istiyorum; Roma’daki nüfus 200 milyondu, ardından hemen yüzlük yüzlük iki katı bir artış olup 400 milyona yükseldi nüfus, insanlığın birtakım tarım ve benzeri kömür çağlarına geçmesiyle birlikte nüfus hızla arttı ve insan türünün yaşadığımız yer kürenin üzerinde yayılımı genişledi.

 

1871 yılında birçok bilim insanı evrim kuramını, Darvin’in ileri sürdüğü evrim kuramını kabul etmeye başladı, ne zaman ki Darvin’in insanın türeyişi kitabı yayınlandı, bu kitap yayınlandıktan sonra insanlar artık ilk kez hayvan olduklarını fark ettiler. Tanrının özel olarak kendi suretinde yarattığı ve diğer hayvanlardan ayrı tuttuğu canlılar olmadıklarını, tam tersine birer hayvan olduklarının farkına vardılar. Ayrıca Darvin’in evrim kuramını desteklemek için insanlarla hayvanlar arasındaki farkların genellikle varsayıldığı kadar büyük olmadığı da dikkate değer bir yan aldı. Darvin’in evrim kuramının ortaya atıldığı yıllarda insanlar hayvanları aşağı canlılar olarak görüyorlardı, o evrede böyle bir fikir tartışması ve canlılık ortaya çıktı ve kendilerinin de aynı bizden önce konuşan hocalarımızın da belirttiği gibi aynı tür canlılar olduklarının bilincine vardılar ve modern doğa anlayışı ilk defa bu gerçeğin farkına vardı.

 

İyilikseverlik duygusunun gelişiminin ardında insanların geliştirdiği iyilikseverlik duygularının gelişmesinin ardında insan türü bu vesileyle böyle bir entelektüel devrim de yaşadı. O zamanda artık her şeyin çok güzel olmasının gerektiği düşünülebiliyordu. Ne var ki insan hâlâ diğer türler üzerinde büyük bir zorbalık uyguluyor, günümüzde insan türü muhtemelen hayvanlara tarihin bütün dönemlerinden daha fazla acı çektirir hale geldi.

 

Ben hayvan üretiminin, gıda olarak hayvan üretiminin tüketim açlığıyla bağlantısına da kısaca değinmek istiyorum. İnsanlar hayvanları gıda olarak tüketmeye başladılar, kendileri hepçil olmasına rağmen hem bitkilerle beslenebilir, esas itibarıyla da otçul kökenlidir, çene yapısı ve diş yapısı itibarıyla otçul kökenli olmasına rağmen hepçil kategorisinde hem et hem ot yiyen türde gelişimini sürdürdü. Hayvanların endüstride gıda olarak üretilmesinin başlamasıyla birlikte dünyadaki açlığın arttığını da görüyoruz. Genellikle zengin sınıflar yeryüzünde daha fazla et tüketimine yönelmiş vaziyette olduklarından bugün 800 milyon insan çok yoksul olduğu halde sürekli yetersiz besleniyor. Aslında dünya insanlara ve hayvan sürülerine yetecek kadar gıda üretebiliyor, ama zengin sınıflar et tüketimini azaltmazlarsa nüfus arttıkça dünya çapında yapısal bir kıtlık mutlaka baş gösterecektir. 1950’den bu yana dünyadaki çiftlik hayvanlarının sayısı 5 kat arttı, çiftlik hayvanlarının sayısı insan nüfusunun üç katına çıktı, şu anda hayvan sürüleri dünya tahılının yarısını tüketir vaziyettedir ve sayıları katlanarak artıyor. Bu yeni teknolojiler var, bunların taraftarlarının dünyayı besleyeceğini iddia ettikleri biyoteknolojinin insan gıdası yerine büyük ölçüde hayvan yemi üretmesinin de nedeni budur. Biyoteknoloji şu anda insan gıdası üretmek yerine sanayi tipi hayvan üretebilmek için hayvan yemi üretir durumda, böyle bir paradoks var. Çiftçiler hayvanlarını insan hayatının bağlı olduğu tahıllar yerine daha kârlı ürünlerle besliyorlar, bu da tabii bu dengeyi bozuyor.

 

Su tüketimiyle ilgili konuda hayvan üretimine bakarsak bugün yeryüzünde tüketilen sığır etinin üretiminde kilo başına yaklaşık 100 bin litre su harcamak gerekiyor. Bu da içilebilir, kullanılabilir, sağlıklı su kaynaklarının tüketimi açısından dikkate değer bir konu olduğu için altını çizdim. Dünyanın dört bir yanındaki yeraltı su kaynakları büyük ölçüde hayvancılık üretimi için, hayvanlar için kullanılıyor, insanların gıda olarak tüketmesi için çok olumsuz koşullarda üretilen hayvanlar için kullanılıyor, hatta süt inekleri ve kümes hayvanları çoğunlukla balık içeren yemlerle beslendikleri için dünyada kıtlığın hızlanacağı bile söylenebiliyor.

 

Sınai olarak yetiştirilen et tavukları, yumurta tavukları ve süt inekleri çiftlik hayvanları arasında en kötü koşullarda yaşayan hayvanlar ve en çok acı çeken hayvanlar kategorisindedir. Yine hayvanların beslenmesiyle ilgili özetleyerek size notlarımı aktarıyım; hayvanları beslemek için o kadar çok tahıl üretiliyor ki eğer hepimiz vejetaryen olsaydık dünyada hiç açlık olmazdı diyebiliyoruz. Örneğin şu anda Amerika’da eti için yetiştirilen hayvanlar üretilen mısır ve tahılların yüzde 70’ini tüketiyorlar. Dünyadaki hayvan sürüleri 9 milyara yakın insanın kalori ihtiyacına denk gelecek miktarda tahıl tüketiyorlar.

 

Bu sanayi tipi hayvan üretiminde hayvanlara yöneltilen ağır baskı, eziyet ve sömürünün üzerine kurulu düzenlere yeryüzünde pek ses çıkartılamıyor, insan türünün kendi geliştirdiği ekonomik ve sosyal düzenler itibarıyla gelişmiş ülkelerde benden önceki konuşmacıların da söz ettiği gibi Mc Donalds’lar ve benzeri marka haline gelmiş ayak üstü yiyecekler üreten firmaların kendi hayvanlarını kendilerinin üretir olmasından ötürü sanayi tipi hayvancılığın ciddi boyutta eleştirisi yeryüzünde pek kamuoyu tarafından geniş yankılanır derecede yer verilemiyor. İçinde yaşadığımız bütün yeryüzünde insanların içinde yaşadığı ekonomik ve politik düzenler itibarıyla size şöyle bir örnek daha vereyim: İnekle ilgili, süt ineği, bir ineğin süt verebilmesi için yavrulaması gerekiyor, süt ineklerinin süt vermeleri için her yıl çiftleştirilmesi gerekiyor, inek doğada yaşasa üreteceği süt yavrusu tarafından tüketilecek normal olarak, insanlar tarafından sağılması.

Ve tüplü testlere geçebilmiş olsa zararlı etkileri olan bu ilaçlardan da kurtulmuş ve korunmuş olabilecektik.

 

Sanayi tipi hayvan üretimi ve deney hayvanları konusunda size hazırladığım çalışmadan bazı özet bilgiler verdim, bir de bu sanayi tipi üretime gıdanın dışında kürk için üretilen hayvanlar olduğunun da altını çizerek konuşmamı toparlayayım. Kürk çiftliklerinde yapılan araştırmalar bazı hayvanların anal bölgelerinden elektrik verilmek suretiyle öldürüldüğünü göstermiştir. Kesin öldürülüş tarzı bu, PETA’nın, merkezi Amerika’da olan Hayvan Hakları Örgütü PETA’nın araştırmasında gizli kameralar, vesaire de kullanılmış burada, çiftliklerden birinde hayvanların hiçbir veterinerlik hizmeti almaksızın çeşitli hastalıklara ve yaralanmalara maruz kaldığı ortaya çıktı. Kürkleri için avlanan hayvanlar tuzaklarla yakalandıklarından o kadar acı çektiler ki kendi bacaklarını ısırıp kopararak kaçmaya çalışıyorlardı. Tuzağa yakalanıyorlar, tuzaktan korkunç bir ıstırap çektikleri için kendi bacaklarını kopartmak üzere kendi kendilerini dişledikleri tespit ediliyor. Avcı tuzağa gidip hayvanı alana dek kaçmayı, soğuktan korunmayı, yiyecek bulmayı ya da yırtıcı hayvanlardan korunmayı başaramayan hayvanlar büyük acılar içinde ölüyorlar. Birçoğu günlerce tuzakların içinde kalıyor, üstündeki kürküne postuna zarar gelmesini engellemek için avcılar hayvanları öldürene kadar dövüyor ya da eziyor. Kürk üretimi de böyle gerçekleşiyor.

 

Peki, yattığımız kuş tüyü yorganlar, kuş tüyü yastıklar nasıl şeyler? Ördekler ve kazlar boyunlarından tutuluyor, bacakları bağlanıyor ve tüyleri bu yolla yolunuyor, kurtulmak için çırpınan hayvanlar derin yaralar alıyorlar, tüy yolma işleminin ardından hayvanlar bir sonraki işleme kadar kapalı kalacakları kafeslere konuluyor, önce tüyleri yolunuyor, sonra kafeslere tıkılıyor. Bu işlem yaklaşık hayvan 9 haftalıkken başlıyor, hayvanın kesileceği günü kadar tüy yolma işlemi 6 haftada bir gerçekleştiriliyor. Tüyler çoğunlukla eti için yetiştirilen kazlardan ve ördeklerden yolunuyor. Avrupa ülkelerinde yaygın olan kaz ciğeri üretiminde kullanılan hayvanlar muazzam acı çekiyorlar, günde 6 defaya kadar boğazlarına geçirilen bir tüp aracılığıyla zorla besliyorlar. Midelerine 3 kiloya kadar tuzlu ve yağlı mısır lapası pompalanıyor, sonunda hayvanın karaciğeri şişerek normal boyutlarının 4 katına geliyor, bu yöntemle karaciğer büyüyor. Kuş tüyünün sentetik alternatifleri hem hayvanlara zarar vermez, hem de çok daha ucuz, ama yine de insan türü gerçek kuş tüyü yastıkta ve yorganda yatmak, onu kullanmak, tüketmek istiyor.

 

Sınai çiftliklerde hayvanların kilo almasının, süt ve yumurta üretmesinin nedeni iyi bakılmaları hatta iyi hayat koşullarına sahip olmaları, mutlu olmaları değildir, kesinlikle böyle bir şey yok. İlaçlarla, hormonlarla, genetik yapılarını değiştiren tekniklerle bünyelerinin değiştirilmesi sonucu anormal bir şişmanlık ve hızlı kilo alma pozisyonuna geçiyorlar. Ayrıca besin amacıyla yetiştirilen hayvanlar çok genç yaşta kesiliyor, aksi halde hastalık ve kötü hayat koşulları yüzünden zayıf düşerler, bu nedenle birden büyümeleri ve kesilmeleri sağlanıyor.

 

Bir de türcülük üzerinde birkaç şey söylemek istiyorum ben, türcülük kabaca bir varlığın bir ahlaki cemaate dahil olup olmayacağına hangi türün üyesi olduğuna bakarak karar verme anlamına geliyor. Ancak türün ahlaki açıdan belirleyicilik mertebesine yükseltilmesi ırkın ya da cinsiyetin böyle bir mertebeye yükseltilmesinden farklı değildir. Tür ayrımcılığını reddetmek, farklı türler arasındaki ahlaki değerlendirme bağlamında önemli bazı farklılıklar bulunabileceğini reddetmek, bütün türlere aynı muameleyi göstermek anlamına gelmez. Sadece farklı muamelenin tek gerekçesi olarak türü gösteremeyiz tabii ki, türcülük de biraz önce ifade ettiğim gibi aslında cinsiyet ayrımcılığıyla aynı türden bir önyargının ırkçılıkla aynı türden bir önyargının bir göstergesidir. Bu nedenle hayvan hakları savunucularının, hayvan korumacıların önde gelen temel görevlerinden biri de türcülükle mücadele olması gerekiyor, hem uluslararası bu alanda gelişen bir harekete eklemlenmek açısından.

 

Konuşmamı bitiriyorum, söylediklerimden şöyle bir ana tema üzerinde kurgu yapmıştım ben aslında; yaşadığımız küresel felaketler insan türünün faaliyetlerinin somut örnekleri ve kanıtı zaten. Küresel felaketlerin ardından küresel yıkımlar geliyor, küresel yıkımlar sonucunda da dünyada yaşam bulan canlı türlerinden önemli bir bölümü yok oluyor, her gün binlerce tür yok oluyor. Oysa ki en akıllı olduğunu iddia eden, diğer canlı türlerine çok mesafeli duran, aslında onları da tanımayan, kibirli insan türünün yapması gereken en önemli şey dünyadaki ya da doğadaki ayak izlerini en aza indirgeyecek şekilde davranmak olmalı. Tıpkı ırkçılığa karşı mücadele ettiğimiz gibi, cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele ettiğimiz gibi, savaşlara, nükleerin her çeşidine, işkencelere, baskılara, sömürüye, soykırıma karşı çıktığımız gibi türcülüğe de bir türün bir başka tür üzerinde tahakküm kurmasına da karşı çıktığımızı haykırmanın tam zamanı diye düşünüyorum, teşekkür ederim.

 

SALONDAN- ….

YALÇIN ERGÜNDOĞAN- Tabii ki, yani toplantı aralarında da bazı değerli katılımcılarla ayaküstü sohbetlerimizde yazılarımızı kendi yayınlarında alıntıladıklarını, oralarda kullandıklarını ve benzeri şeyleri ifade ettiler. Biz de en azından ben kendi payıma rahatlıkla kullanabileceklerini, kaynak göstermelerinin yeterli olabileceğini ve bunları kendimizin arşivinde tutmak için yazmadığımızı, herkesin kullanımına açık olduğunu söyledim. Burada yine tekrarlıyorum, hatta TRT’ye iletirseniz veririz.

 

LEMAN SAM Ben şeyde ifade etmedim, insan türünün güzel olmak için kürke ihtiyacı yok. Kadınlar kendileri doğal halleriyle zaten güzeller, kürkler kendi hayvanların üzerinde daha gerekli ve daha yakışıyor. Teşekkür ederim.

 

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Leman Sam’ın bu cümlesiyle istiyorsanız bu bölümü de bitirelim. Yalçın Beye çok teşekkür ediyoruz, 15, 20 dakika daha mola veriyoruz, son bölümde olayın hukuki bölümünü ve Barınak Gönüllüleri Derneğinden arkadaşlarımızı dinleyeceğiz. Hâlâ sabredip kalan varsa buradayız.

 

ARA – FILM

 

SON BÖLÜM

 

 

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Evet, hâlâ müşterimiz olduğuna sevindim, bu kadar uzayacağını açıkçası biz de bilmiyorduk. Kusura bakmayın, ilk defa yaptığımız için ve farkındasınız, her katılan da bayağı donanımlı olduğu için bu saatleri bulduk. , ama sanırım iyi gidiyor. En azından toplantıya geldiğimizle şimdiki arasında biraz bilgi birikimimiz oldu diye düşünüyorum. Şimdi kısa olarak en son bölümde toparlayacağız, Barınak Gönüllüleri Derneğinden arkadaşımız var burada, Erhun Bolat, özellikle Kıraç bölgesinde son zamanlarda biliyorsunuz kuduz olayı çıktı, medyaya farklı bir şekilde yansıdı bu, canlı yayınlar yapıp insanları gaza getirdiler. Türkiye’nin tamamında kuduz paniği yaratıldı, o medyanın başını ben “ko” koyuyorum, ona bazen komedya diyorum, işte şimdi olayı bizzat Kıraç’ta gören arkadaşımız Erhun Bolat Bey Barınak Gönüllüleri Derneğini temsilen gördüklerini anlatacak, oradan da Edirne’de yapmış olduğumuz çalışmalardan bahsedecek. Neden Edirne? Edirne biliyorsunuz İstanbul havaalanı gibi yurda en fazla kaçak girişin olduğu sınır kapılarından bir tanesi, oraya gidip beraber çalışmalarımız da olmuştu, ondan da bahsedecek, onunla da ilgili küçük bir filmimiz var. Ondan sonra da ben olayın hukuki boyutuna en sonunda girebileceğim, dinleyenler bıkmadıysa aynı şeyleri bir daha anlatacağım, en azından yeni gelenler bir daha duşmuş olur. Evet, buyurun.

 

 

ERHUN BOLAT- (Barınak Gönüllüleri Derneği) Teşekkür ederim, her şeyden önce en başta Değerli Ahmet Beye ve değerli konuşmacılara ve siz değerli konuklara saygılarımı sunuyorum. Ben konuşmacı olarak yoktum, aslında biliyorsunuz Barınak Gönüllüleri Derneğinin Genel Başkanı Jale Güven bugün konuşacaktı, fakat sizlerden çok özür diliyor, bugün biraz rahatsızlandı ve gelemedi, çok çok özür diliyor, kendisini bağışlamanızı rica ediyorum. Evet, kıyafetim için de özür diliyorum, çünkü dediğim gibi hazırlıklı değildim, geceleyin de uzum zamanımız hayalimiz olan bir şeyi birtakım arkadaşlarla yaptık, “Earthlings”’i bitirdik, kafamda hâlâ bazı sahneler var, psikolojik olarak da tabii etkilendim “Earthlings” ( Dünyalılar ) adlı filmi bitirdiğimiz için. Çünkü ilk seferde sonuna kadar seyretmeye gücümüz yetmemişti maalesef, bu sabah da sabah erkenden biliyorsunuz Kıraç’ta vefat eden 5 yaşındaki Serhat var, 2, 3 kişi, bir grup hayvan sever, hayvan sever sıfatıyla değil, ama ailesiyle kontak kurmak amacıyla tabii ki en başta başsağlığı dilemek amacıyla Kıraç’a gidip kendisine başsağlığı diledik ve uzunca bir sohbet etme, kendilerini tanıma ve neler yaşadıklarını anlamak imkânımız oldu.

 

Ben her şeyden önce Barınak Gönüllüleri Derneği hakkında çok kısa bir bilgi vermek istiyorum. Barınak Gönüllüleri ve Hayvanlara Yaşam Hakkı Derneği 2004 yılında Ekşi Sözlükteki barınaklara yardım başlığı altında toplanan insanlarca başlatılmış bir oluşum, sonra bu Ekşi Sözlükten çıkarak bir Yahoo grubuna dönüştü, Barınak Yahoo Grubu, bu barınak Yahoo Grubu hâlâ devam ediyor, bunun moderatörü de benim. Fakat tabii bazen karıştırılıyor, ama derneğimiz Barınak Gönüllüleri ve Hayvanlara Yaşam Hakkı Derneği bu platformdan çok farklı bir şey, resmi bir dernek, bir barınağımız yok, en çok sorulan soru insanlar bizi aradığı zaman barınağınız nerede, bizim bir barınağımız yok. İsimde barınak geçtiği zaman tabii barınaklara karşı veya barınakların lehinde de değiliz, temel amacımız mevcut barınakların başta şeffaf olmayanların şeffaf hale getirilmesini sağlamak, tanımak, durumlarını tespit etmek ve bunların durumlarının iyileşmesine yardımcı olmak, sağlamak veya sağlanmasına yardımcı olmak. Ek olarak sokakta yaşayan hayvanların, sokak hayvanlarının refahı için, işte tedavileri olsun, itlaflar olsun, diğer başka konularda yasal zeminlerde mücadelemizi sürdürüyoruz. Dediğim gibi Barınak Gönüllüleri Derneğinin BGD diye kısaca söylersek, BGD’nin temel felsefesi hayvanlara yaşam hakkı üzerinde inşa edilmiştir. Sahipli veya sahipsiz, evcil veya yaban hayatı süren tüm hayvanların en az insanlar kadar yaşam hakkı olduğuna inanan bir grup insanız. Tabii ki sizler de, hepimiz, burada toplanan insanlar mutlaka buna dahil.

 

BGD başta itlaf olmak üzere her türlü işkenceye ve hayvan markacılığına, ayrımcılığına karşı bir duruş sergiler, bu bizim manifestomuzdan birtakım maddeler, ben bunun hepsini okumak istemiyorum, çünkü bana verilen süre 15 dakika, o yüzden de çok da hızlı konuşmak istiyorum. Bugüne kadar neler yaptık, kısaca onlardan bahsetmek istiyoruz; bir kere bu dernekteki grubun tabii ki asıl misyonu olarak şuna inanıyoruz: Halkı bir şekilde bilinçlendirmek, medyanın gücüne inanıyoruz, basının gücüne inanıyoruz ve halkın bilinçlendirilmesi, belediyenin kontrol altında tutulması, denetlenmesi olduğuna inanıyoruz ve bir farkındalık yaratmak, yani toplumda hayvan hakları problemi hakkında ve sokak hayvanları sorunu hakkında toplumda bir farkındalık yaratılması gerektiğini düşünüyoruz. bu bağlamda çeşitli kampanyalar düzenledik, düzenlemeye de devam edeceğiz.

 

En büyük çalışmalarımızdan biri aslında tersten gireceğim, ama Edirne Barınağı oldu, Edirne Barınağıyla ilgili 4, 5 yıldır çalışıyoruz, bir noktaya geldik, tabii biz İstanbul’dan gidip geliyoruz. Buradan kontrol etmek çok zor oluyor, hep şunu düşündük, Edirne’de yaşayan insanların oraya sahip çıkması lazım, Edirne’den gönüllüler bulmamız lazım ve uzun yıllar sonucunda maalesef iki gönüllü bulabildik, onların da üstün çalışmaları ve yardımları sayesinde bir noktaya gelindi, ama bunun artması lazım, gerçekten Edirne halkının bu barınağa sahip çıkması lazım.

 

Edirne barınağı bizce çok önemli, neden çok önemli? İçinizde değerli insanlar var, birçoğunuz hayvanlarla birebir uğraşıyorsunuz, çok vahşetlere tanık olmuşsunuzdur, zayıf, açlıktan ölecek, ama ilk gittiğimde yerlerde cesetler, su bolluğu altında susuzluk vardı. Aslında Edirne Barınağının fiziksel koşulları çok iyiydi, ama özürlü bir görevli, alkolik bir görevli orada televizyon seyrediyorlar, ama hayvanlar açlık ve susuzluktan ölüyorlar ve etrafta onlarca ceset, diz boyu ot, kene, uyuz, yani orada yıllar önce korkunç bir görüntü vardı. Şimdi o görüntüler kalktı, ama Edirne halkını biraz eleştiriyoruz, maalesef biraz farklı paradigmalara bakıp biraz duyarsızlığı -duyarsız kelimesini kullanmak istemedim, ama doğru kelime bu galiba- yüzünden Edirne’nin sürekli kontrol altında tutulması gerekiyor. Bir de şu açıdan önemli: Biliyorsunuz kaçak hayvan, zaten hepimizin yıllardır bildiği bir konuydu, ama Ahmet Beyin önem vererek hepimizin daha bir farkındalığını söylediği bir konu, kaçak hayvanların girişinin en önemli yerlerinden biri Kapıkule ve orada bundan bir rant oluşmuş durumda ve o hayvanlar acı çekerek ölüyorlar. En son bir aylık, üç haftalık 30, 40 tane yavruları getirmişler, yani bu musluğun kapanması lazım, yani tabii ki biz sokak hayvanlarıyla ilgileniyoruz, ama bunlar sokağa da dönüyor, bu hayvanlar da can, yani bir fark yok. Bu gümrük kapılarındaki bu musluğun kapatılması veya bu yakalanan insanların ceza alabilmesi için yasal birtakım düzenlemeler yapılması lazım. Gümrük görevlilerinin daha bilinçlendirilmesi lazım, birtakım broşür, afiş çalışmaları olması lazım, çok kötü şartlarda hayvanlar hem havaalanından hem Kapıkule’den geliyor, onun için biz Edirne’yi çok önemsiyoruz, takip ediyoruz, bundan sonra da takip edeceğiz. Oradaki hem gümrük olsun, hem vali olsun hem de vali yardımcısı olsun hem belediye, belediye başkanıyla defalarca görüştük, kendilerini bir noktaya getirdik, ama arkamızı döndüğümüz zaman biliyorsunuz, hepinizin yaşadığı şeydir, iki gün içinde tekrar aynı şartlar oluşmaya başlayabiliyor, pek arkamızı dönmemek gerekiyor.

 

Diğer benim bahsetmek istediğim konu bu kuduz vakası, ben bunu çok önemsiyorum, belki yakında Boğazköy’de oturduğum için, ama orada oturan birçok arkadaşımız var, biliyorsunuz o bölgede bahardan beri kuduz var, geçen sene de vardı, yani geçen hafta çıkmadı ve ormanlara yemek bırakan arkadaşlarımız kuduran birçok köpeğe şahittir, ama biz hayvan severler olarak ne yaptık? Doğal olarak buna üzüldük, ama yapabileceğimiz bir şey yok, ama kuduz orada uzun süredir vardı ve Kıraç Belediyesi baharda, 3, 4 ay önce karantinaya alındı, bu son olayla birlikte karantinaya alınmadı. Kıraç Belediyesi 4 ayda tek bir hayvan aşılamadı, tek bir hayvan kısırlaştırmadı, 4 aydır tek bir hayvan toplamadı, umursamadı, ben kendimi de suçluyorum, bende Kıraç Belediyesine gidip niye bunu yapmıyorsunuz demedim, demeliydim. Demeliydim, bu olay olmaması gereken bir olaydı, çünkü bakın; değerli konuşmacı arkadaşlarımız bir örnek verdi, ayı örneğini verdi, biz yıllarca uğraşıyoruz, didiniyoruz, kamuoyu yaratmaya çalışıyoruz, fakat bunu tam başardık, başaramadık derken bir ayının taşlanması, maalesef, maalesef dedi, taşlanarak öldürülmesi bizim o çabalarımızın önüne geçmesi, medyada bunun yer alması Sayın Devlet Bakanı Nimet Hanım Anayasa taslağına hayvan haklarının girmesini sağladı, ama bu olumsuz bir olayın olumlu bir şeye sebep olması gibi algılanabilir, ama bunun tersi de oluyor.

Yıllardır hepiniz buradasınız, ben sonuçta 3, 4 senedir bu işin içindeyim, ama hayatını vermiş insanlar var, 10 yıl, 15 yıl, 20 yıl, 30 yıl, 40 yıl, bir ömür boyunca hayvan hakları için veya hayvan refahı için mücadele eden değerli konuklarımızsınız veya değerli konuşmacılar var. Ancak bir olay çıkıyor, bütün hayatınız için uğraştığınız çabaları bitiriyor, bence şu anda hayvan hakları Türkiye’de totalde 5 yıl geriye gitmiştir, tek bir kuduz haberi yüzünden, ATV’nin ve CNN Türk’ün kuduz haberi yüzünden, biz o çocuğun ölüm haberini ATV’de yayınlanmadan 3 gün önce duyduk, bu sabah da aileyle görüştüm. Olay hiç anlatıldığı gibi değil, basına da kızgınlar, basına niye kızgınlar? Çünkü ortada aileyle konuştuğunuz zaman hiç köpek lafı, kuduz lafı geçmiyor, tabii olmaması gereken bir şey, ama orada yanlış bir tedavi var, bunlar Makedon göçmeni bir aile, o bölge için açıkçası bunu söylemek çok doğru mu bilmiyorum, ama o bölge için çok beyefendi bir aile, hâlâ ağlıyor, tabii adamın maalesef acısı çok büyük. Benim de Makedonya’da köpeklerim vardı diyor, kedilerim vardı, mır mır üzerimdeydi, ama bu belediye bunları niye aşılamaz, niye bir şey yapmaz, niye bu şekilde sahipsiz, ortada durur diyor. Tabii en çok sağlık skandalı, oradan oraya göndermişler, oradan oraya göndermişler, doğru tedavi olmamış, tabii en çok basına kızdığı nokta sanki aile ihmal etmiş, aile çocuğun tedavisini takip etmemiş gibi bir hava yaratıldı, bundan da çok rahatsız olmuşlar. Tabii ki kendilerini ziyaret edip görüştüğüm için içim rahatladı, çünkü açıkçası korkuyordum.

Ben buradaki grupta şunu da itiraf edeyim, biz Metin Kılıç arkadaşımızla geceleri, birkaç gece de olsa, başka gruplar olsun Kıraç sokaklarında itlaf olmasın diye 1’le 3 arasında arabalarla dedektif gibi dolaşıyoruz. Ancak Kıraç’ın bazı bölgeleri öyle bir bölge ki arabanın içinde camları kilitliyorsunuz, kapıları kilitliyorsunuz yine korkuyorum, yani orada sizi kesseler pek yardıma gelen kimse olmaz. Orada tabii ki kuduz olmaması gereken bir şey, bu savunma değil, ama o kadar kötü bir bölge ki, insanlar o kadar kötü şartlarda yaşıyor ki, o kadar kötü gecekondularda yaşıyorlar ki, kuduzu bırakın orada her türlü hastalık olur. Her türlü hastalık, yani toprakların altında yaşıyorlar, insanlar oraya Güneydoğuda, Doğu Anadolu’da yaşadığı koşulları getirmiş, yani bunların konuşulması lazım, bu ekonomik durumun konuşulması lazım. Onun çevresinde lüks siteler var, orası çukur bir bölge, oradan Beylikdüzü’ndeki lüks yeni siteler, öbür tarafta Bahçeşehir’deki lüks siteler, öbür tarafı öyle ve ortada inanılmaz bir fakirlik var. Yani o gecekonduların suyu, elektriği, hijyeni, kültürü nesi var bilmiyorum.

 

Bu sabah Kıraç Belediyesi şöyle bir araç dolaştırıyordu, anons ediyordu Kıraç Belediyesi, pazartesi sabahı 10’da belediyede evdeki kedi ve köpeklerinizi varsa getirin aşılayacağız, kuduz aşısı yapacağız, öyle bir şey yapıyorlar. Bunu da nasıl yapacaklar çok merak ediyorum, çünkü şunu öğrendik, tam yüzde 100 emin değilim, ama aldığımız bilgilere göre Kıraç Belediyesinde, Sema Hanım yanlışım varsa lütfen düzeltin, belediye bünyesinde bir veteriner hekim yok. Görevli değil, bu olabilir mi? Veteriner çok arkadaşımız var, klinikte birlikte çalıştığımız arkadaşlarımız var, Sayın Murat Bey de gelmişler, kendilerine çok teşekkür ederiz, ama tabii ki sayın veteriner arkadaşlarımızı zaman zaman eleştiriyoruz, onların desteği olmadan bu iş olmaz. Yani biz onları desteklemeliyiz, onlar bizi desteklemeliler. Belediyelerdeki ………, veterinerlik çok kutsal meslek, onlara ihtiyacımız var ve arkadaşlarımızla bu savaşı birlikte yapmamız lazım, yaşın yanında kurunun da yanmaması lazım. Nasıl aşılayacak, pazartesi sabahı 10’da belediyede o aşıları kim yapacak çok merak ediyorum, veteriner yok. Ben burada bir gündem yaratmaya çalıştım internette, ama şundan da şikayetçiyim, belki şikayet etmeye hakkım yok, ama gündem çok çabuk değişiyor. Orada itlaf, burada itlaf, Değirmendere, Avanos, Ürgüp, buna yetişemeyiz, buna asla yetişemeyiz, yani protesto edelim, yapalım, edelim, güzel, ama burada bunun sebebi Kıraç, medyada birilerinin çıkıp doğru mesajları vermesi lazım. Gazete değil, görsel, gazete yeterli değil, görsel basında prime time’da Hülya Avşar’ın, onun bunun, kimin bilmiyorum, yani Uğur Dündar’ın kuş gribinde yaptığı gibi burada tabii ki köpekler aşılanacak, ama bütün suçun köpeklerde olmadığı, orada belediyenin görevlerini yapmadığı söylenmelidir.

 

Bakın ben nelere şahit oldum, geceleri Metin Kılıç’la Kıraç sokaklarında dolaşıyoruz, inanılmaz kedi var, köpekler de gitmiş, hiç köpek yok zaten, belirli noktalarda çok az köpek var, bir Doğalgaz diye bir mevki var, orada var, Dereboyu diye bir mevkide var, şimdi gündem değişti, yarın itlaf olacak ve biz protesto edeceğiz, ama ben protesto etmeyeceğim itlaf olduğu zaman, anlamı yok benim için, ben şu anda yırtınıyorum, gece sabahlara kadar gidiyorum internette yazı yazıyorum, diyorum ki, su testisi kırılmadan bu belediyeye baskı yapın. Yani köpekler öldükten sonra protesto etmişiz neye yarar? Onlar can, siz yıllarınızı vermişsiniz, itlaf olduktan sonra ben şahsen o adamı öldürmek isterim, sizler de onu öldürmek istersiniz herhalde, yani 250 milyon cezaymış, hapse girmekmiş değil, çünkü bizim olayları algılamamız ve bakışımız farklı, hepimizin de farklı, zaten buraya da barınak kıyafetimle gelmişim, birbirimizi çok iyi anladığımızı düşünüyorum, zamanında Bahçeşehir’de de oldu, Boğazköy’de de oldu, tabii ki mücadele edeceğiz, bu itlafı yapanların ceza alması için de mücadele edeceğiz, gerekirse oraları da kazacağız, bulacağız, ama daha önemli olan tek tek münferit olaylarla gündemin değişmesi değil, şu medyada şu mesajı vermemiz lazım, yani bu köpeklerin suçu değil, Ahmet Beyin Edirne Barınağı önünde verdiği röportajı bazı kanallar döndürdüler, köpek gidip ben kuduz olacağım, kuduz var, beni aşı yap diyemez, ağzı yok, dili yok, bir milyon lira bir maliyeti var, bunlar da bu paraları zaten alıyorlar, ama yapmıyorlar.

 

Bir de şu var, Büyükçekmece Belediyesine bu olaydan sonra iki hafta içinde 300’e yakın köpek geldi, orada zaten 3 bine yakın köpek var, ben bunca barınak gezdim, hiçbir barınakta bu kadar korkmadım. Daha önce Büyükçekmece Barınağına da gitmiştim, fakat şu anda orada yer yok, o kadar çok hayvan girişi olmuş ki, hayvanlar o kadar yabancı ki, diğer hayvanlar delirmiş ve agresif durumdalar. Zaten Büyükçekmece sokaklarında ne kadar köpek var, Beylikdüzü, Gürpınar, Büyükçekmece, Mimar Sinan, buralardaki değerli arkadaşlarımın çalışması sayesinde buraları rehabilite edilmiştir, sokaklarındaki köpekler nispeten özgürce ve rahatça yaşayabilmektedirler, ama Kıraç buraya çok yakındır, bu barınaklar da çok dolu, Büyükçekmece, Gürpınar, Mimar Sinan da çok dolu, ek olarak bunların sokakları da çok dolu, ama Kıraç Belediyesine yapmamız gereken şey, internetten bastırmamız gereken şey birincisi kuduz varsa en acil şekilde, basitçe barınak değil ,ama bir tel örgü de olur, çünkü Büyükçekmece Barınağı diyor ki çevirsin, toplasın, benim yerim yok, ben burada kısırlaştıracağım, aşılatacağım, her şeyini yapacağım, ama orada tutsun, buraya getirmesin. Biz bunu internetten başaramazsak, bu Kıraç Belediyesine bu baskıyı yapamazsak lütfen yazılarımızı yazalım, hazırlayalım, kenara koyalım, 15 gün sonra orada itlaf olunca itlaf protestosu yapacağız. Yani bunu yapmamız lazım, eğer Kıraç’ta itlaf protestosu yapmak istemiyorsak bunda Belediyeye baskı yapmamız lazım. Buyurun.

 

SALONDAN- ………. ………. ……………..

ERHUN BOLAT- Yani sizler gibi ben de konuşsam çok uzun saatler konuşabilirim, ama bu kadar süre içinde toparlamam istendi. Çok özet ve çok hızlı bir şekilde vermeye çalıştım, bilmiyorum soru almaya vaktimiz var mı? Buyurun.

 

SALONDAN-

ERHUN BOLAT- Edirne’de iki tane, toplam Edirne’de iki tane, onlar da büyükbaş hayvanlarla ilgileniyorlar.

 

 

ERHUN BOLAT- Çok teşekkür ederim, Sayın Murat Bey çok teşekkür ederim. Ben özellikle Murat Bey birtakım şeyleri hatırlattı, kendisine çok katılıyorum, çok haklı, ilkönce ne yapmalıyız, ne yapmalıyız? Bir kere şunu biliyoruz veya bilmemiz gerekiyor bilmesek de, tek başımıza hiçbir şey yapamıyoruz; örgütlenmeliyiz, örgütlenmeliyiz, örgütlenmeliyiz. Ben BGD hakkında notlarımı alelacele aldım, bunu söylemeye unuttum, BGD aynı zamanda bir HAYTAP üyesidir ve bundan da onur ve gurur duymaktadır ve bu platformun gerçekten büyümesi, güçlenmesi ve daha ciddi, daha kurumsal, daha büyük olması gerekiyor, neden? Çok katıldığım bir şey söylediniz, karşımızdakiler çok akıllı, itlaf şekillerini değiştirdiler, İBB’yle görüşüyoruz, bütün belediyelerle görüşüyoruz, sizler görüşüyorsunuz, delil bile bırakmıyorlar, tüfekle vurmuyorlar artık, çünkü tüfekle atış yaptıklarında diğerleri kaçıyor, aldıkları zehri değiştirdiler, liseton kullanmıyorlar, laktat 90 kullanıyorlar.

 

Bakın; çok tehlikeli, çok sarılmış durumdayız, taşeron firmalar barınakları ziyaret edip, belediyeleri ziyaret edip diyorlar ki siz bu barınağın işletmesini bize verin, biz hallederiz, siz de şikayetten kurtulursunuz. Seçimler geliyor, 1,5 yıl sonra belediye başkanlığı seçimi var, çok zor bir durumdayız, çok önemli gündem, birbirimizi eleştirebiliriz, ama internet ortamında veya dışarıda eleştirmenin suçlamanın özelde kalması gerekir. Birbirimize destek olmalıyız, bütün hayvan severler azız, güçlü olmalıyız, kurumsal olmalıyız, örgütlenmeliyiz, örgütlenmeliyiz, örgütlenmeliyiz. Ben kişisel olarak buna inanıyorum, BGD de bu çerçevede düşünüyor.

 

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Böylece Kıraç olayını esasında can damarından yeni yeni, taze taze dinlemiş olduk. Belki basına çıkmayacak, ama birinci elinden daha sabah sabah hemen gelir gelmez oradaydılar arkadaşlarımız, hemen taze haberleri verdiler. Edirne’yle ilgili olarak bir çalışma yapmıştık, moraliniz bozulmasın, örneğin hep ekip çalışmasından ve örgüt çalışmasından bahsedildi, örneğin Edirne’de sessiz sedasız bir çalışma yaptık, izleyin, kötü görüntüler yok, merak etmeyin.

 

( Film Sunumu yapıldı )

 

LEMAN SAM Ankara’da Serum Çiftliğinde atların kanının alınması ile ilgili olarak ne oldu ? Neler yapıldı ?

 

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Ben onunla ilgili olarak size kısaca bilgi vereyim mi? Size hemen söyleyeyim, oraya gizli kamerayla gidildi, Deşifre programı yapmıştı, hatta ben de o programda hukukçu olarak biraz konuşmuştum. Orada 1960’lı yıllardan beri ilkel yöntemle, o gizli kameraların çekmiş olduğu o ilkel yöntemle kan alınıyordu atlardan, işte kova dayamışlar, hijyenik olmayan ortamda at yere yatırılıyor, bir tane iğne bağlanıyor, oradan arabadan benzin çeker gibi alınıyor, at can çekişerek ölüyor. Bu işte ancak televizyonda çıktıktan sonra gene o dönemin bakanı biz inceleyeceğiz, vesaire dedi, en sonunda yapılan şu oldu: Orasını ıslah ettiler, bütün giriş çıkışları dışarıya kapattılar, bize orada yardımcı olan görevliyi sürdüler, hakkında da içeriye gizli kamera soktu diye de dava açtılar, şu anda içeriye girilmiyor.

 

Arkadaşlar, fazla zamanınızı almak istemiyorum, son tura kaldık, her zaman söylediğim şeyleri söyleyeceğim, beni devamlı dinleyenler biliyorlar, bir daha tekrar etmiş gibi olacağım, kusura bakmayın.

 

Bu paneli yapmamızın esas amacını vurgulamak istiyorum, ilk defa yapıyoruz, birçok şeyi esasında ilk defa yaptık, yani ilk defa Türkiye’de bir baro altında hayvan hakları komisyonu kuruldu, gönül istiyor ki diğer barolar da kursunlar, çünkü bu bir sivil toplum örgütüdür, bir baskı aracıdır. Olay sadece hayvan severlerin ya da hayvan sever koruma derneklerinin tekeli altında değildir, bu işte hukukçular da, adli tıpçılar da, psikiyatrlar da , üniversite kulüpleri de , siyasi partiler ve aklınıza gelebilecek diğer kesimlerin de buna sahip çıkması yazım ki olayın tabana yayıldığını göstermemiz lazım. Yoksa sadece bir kısmın elinde kaldığı zaman asla ilgi odağı olmayacağını ve asla çözüme gitmeyeceğini düşünüyorum.

Hukuktan önce azıcık Haytap’la ilgili bilgi vermek istiyorum, hep örgütlenmekten bahsedildi, esasında bütün çabamız ve benim de başından beri inandığım ve insanlara da empoze etmeyi istediğim şu: Çok farklı dernekler var, yani piyasada belki baksanız 1000 tane dernek olabilir, derneklerin durumunu biliyorsunuz, çoğu zaten acınacak durumda, hani niye teşekkür edilmedi diyorsunuz, ama çoğu acınacak durumda, suçlamıyorum da, sadece kendi barınaklarına kitlenmişler, kafalarını kaldıramıyorlar, ama sadece o bölgeyi, yani kendi çalıştığı bölgeyi kurtarmak istiyor. Dışarıdan ne hesaplarını denetlettiriyor, ne içeriye bir üye alıyor, sadece kendi bölgem olsun, benim olsun, hani kimi partiler var ya, küçük olsun benim olsun der gibi çalışıyorlar. Fakat bu anlayışla bir yere gidemeyiz, yani hayvan sever bir sürü dernek var, 1001.’sini de ben kurayım, o da devam eder, etrafıma 10 tane mürit topladığım zaman bir de Yahoo grubu kurduğum zaman çok güzel dernek oluyor ve onlarla siz medyanın önüne gittiğiniz zaman, Başbakanlığa gittiğiniz zaman, bakanlıklara, vesaireye gittiğiniz zaman farklı isimler altında, çoğu da birbiriyle koordineli çalışmadığı için zaten sizi ciddiye almıyorlar. Sizin önünüze de düşünün birisi geldiği zaman koordinasyonu olmayan, her kafadan bir ses çıkıyor, hatta birbirleriyle kavga eden, bir projesi, bir planı olmayan birileri geldiği zaman gönlünüz onlardan yana olsa bile yapmazsınız.

 

Dolayısıyla biz açıkçası bu Haytap’ı tek ses ya da çatı değil belki ama güçlü ve ciddi bir ses yapmayı hedefliyoruz. Zaten şu anda dernek değil bu, herhangi bir tüzel kişiliği de yok, bütün dernekleri belki kapsamayacak, ama en azından bir çatı olsun ya da güçlü bir ses olsun diye kullanmak istiyoruz. Biz bunu marka yapamadığımız sürece, yani örnek veriyorum, belki kötü olacak, ama bir TEMA yapmamız lazım. 20 yıl önce TEMA neydi, kim TEMA’yı tanıyordu? Ancak şu anda sokaktaki vatandaşa sorun, en azından erozyon hakkında, ağaçlandırma hakkında, Türkiye’nin topraklarının gitmesi hakkında bilgi sahibidir. AKUT’u kim biliyordu? Depremden sonra yapmış oldukları çalışmalarla tanıdık, belki içlerinde kavga ediyorlardır, olabilir, ama ben normal bir vatandaş olarak onu bilmek zorunda değilim ve bilmiyorum da, ama AKUT bir beyanat verdiği zaman, TEMA bir beyanat verdiği zaman açıkçası hepimiz ciddiliğine inandığımız için güveniyoruz ya da TEMA Millet Meclisine gittiği zaman oradaki vekiller ayağa kalkıyorlar, önlerini ilikliyorlar. Ancak ben hayvan sever olarak, hele hayvan söz konusu olduğunda gittiğim zaman zaten ön yargılılar, hiçbir şekilde ciddiye alınma şansım yok.

 

İşte bu yüzden birçok derneği açıkçası güçlü bir ses altında toplamalıyız, bunun adı da o kadar önemli değil, Haytap olmuş, Maytap olmuş o kadar da önemli değil, ama en fazla aktivist grup, en fazla üye olan kişiler, dernekler ve Türkiye’nin tamamına burası hitap ettiği için bunun olabileceğini düşünüyoruz. Aksi takdirde bir dernek ayrıca protesto edecek, Erhun’un dediği gibi tek başımıza gidecek birisi Kıraç’ı kurtarmaya çalışacak, Kıraç’ı kurtarıyorsunuz, Bingöl’deki ayıya müdahale edemiyorsunuz. Niye edemiyoruz? Çünkü örgütlü değiliz, ne orada temsilciliğimiz var, ne arkadaşımız var, ne sesimiz duyulabilmiş. Dolayısıyla önümüzdeki en büyük hedef açıkçası bunu bir çeşit marka yapmak, örgütlü hale getirmek, en güçlü ses haline getirmektir. Herkesin bize katılması da şart değil, öyle bir iddiamız da yok, ama ciddiye alınabilmek açısından, idarenin sizi ciddiye alabilmesi açısından çok önemli. En basitinden şunu söyleyeyim, baro bile bir markadır, öyle kabul edin dışarıdan baktığını zaman, bir avukatın kalkıp şurada konuşması ya da televizyonda daha önceden ben konuşayım diye Ahmet olarak başvuruyordum, kimse kaale almıyordu, ama Avukat Ahmet Kemal Şenpolat, bilmem ne derneğinin avukatıyım dediğim zaman bütün televizyonlar en azından çağırıyorlar. Yani olaya biraz daha markalaşma açısından bakılmasının daha uygun olduğunu düşünüyorum ki bunu örneğin ciddi bir örgüt altında yaptığınız zaman Doğaner Beyin şikayet etmiş olduğu o koordinasyonsuzluk da belki yok olmuş olacak.

 

Örneğin biz mesajı doğrudan Hürriyet ya da Sabah Gazetesine geçeceğiz, Haytap olarak geçeceğiz ve olayı Erhun’un anlattığı gibi geçeceğiz, çünkü haberi kaynağından almış olacağız, Doğaner Bey de zaten bizim marka olarak, isim olarak ciddiliğimize, güvenilirliğimize, profesyonel çalıştığımıza inandığı için de belki haberi o haliyle geçecek. Yani onlar da kendi içlerinde o haber kargaşası içinde o haber mi grisin bu haber mi çıksın  telaşına düşmeden güvenilirliği sağlamış olduğumuz için  belki bizim haberimizi girmiş olacaklar. Ancak şu anda öyle bir kurumsallaşmayı henüz sağlayamadık, fakat hedefimizin bu olması lazım, buna kısaca değinmek istedim, 4 Kasımda bir toplantı yapalım diyoruz kendi aramızda, orada daha detaylı olarak konuşuruz.

 

Şimdi benim esas konuşmak istediğim olayın hukuki kısmıyla ilgili olarak, yani bu yasayla açıkçası arkadaşlar bir yere varamıyoruz. Hayvanları Koruma Kanununa ben zaten “aferin oğlum yasası” diyorum, yani hayvana karşı görüntüyü bir daha göstereyim, şu fotoğraftaki işkenceyi  yapıyorsunuz, 250 milyon lira idari para cezası kesiliyor. Bunu da tahsil edemiyorsunuz, faili bulmanız lazım, hayvanın dili yok ki size söylesin, bunu bile tahsil edemiyorsunuz, hayvan ölürken bile, şu işkenceye maruz kalırken bile devlet bu işten para kazanıyor. Böyle trajikomik bir şey olabilir mi? Hayvan ölürken bile, can çekişirken bile devlete irat kaydediliyor bu gelir, o da size maaş olarak geliyor, kaldırım taşı olarak geliyor. Böyle komik bir yasa, çünkü Kabahatler Kanunu kapsamında, Kabahatler Kanunu dediğiniz şey nedir? Devletin suç politikası, Ceza Kanunu kapsamında olmayacak, Ceza Kanunu kapsamında olmaması da şu demek: Yani bu işi mahkemeye götürdüğünüz zaman, savcıya götürdüğünüz zaman zaten arkadaşlarımız götürüyorlar, hep takipsizlik alıyorlar, mahkemeler otomatikman ben buna bakmam diyorlar. Hâkim, savcı bakmak istese bile öyle bir yetkisi yok, bunu, Hayvanları Koruma Kanununu almışlar Kabahatler Kanununun içine koymuşlar, il çevre müdürlüğü böyle bir olayı gördüğü zaman trafik polisi gibi ceza keser, sen de devlete parasını ödersin, ertesi gün tekrar o eşeğe affedersiniz tecavüz edersiniz, hayvanın gözünü oyarsınız, asit dökersiniz, kuyruğunu kesersiniz, istediğin her sadizm duygusunu yapabilirsiniz.

 

Parayı verdiğiniz sürece de bu işlemi yaparsınız ve daha da kötüsü idari bir para cezası olmuş olduğu için bu o kişinin sabıka kaydına bile işletemezsiniz. Yani o adam belki işte arada sırada gazetelerde çıkıyor, iki çocuklu adam eşeğe tecavüz etti diyor, köpeğe bilmem ne yaptı, gözüne asit döktü diyor, Eskişehir’de eşeğin gözünü tornavidayla oymuştu sahibine kızdığı için, eşeğin hiçbir suçu günahı yok her zamanki gibi ya da en basitinden belediyeler itlaf ediyorlar, ne yapıyorsunuz? O adamın sabıkasına da işlemiyorsunuz ve bu adamla siz belki aynı şirkette çalışıyorsunuz, aynı minibüse biniyorsunuz, aynı otobüsle seyahat ediyorsunuz, aklınıza gelebilecek her şey, adamın CV’si gibi yanında bile gezmiyor, işe başvurduğu zaman bu adamın böyle bir sabıkasının olup olmadığını göremiyorsunuz. Esasında işte Sevil Atasoy’un başından beri söylediği şey, potansiyel suçluyu tespit edemiyoruz. Esasında önümüzde var, ama onu bizim tescil ettirmemiz lazım ki o adamın en azından 50 yıl hapiste yatması kamu vicdanı olarak beni tatmin etmiyor, ama niye ben potansiyel kapkaççı olabilecek bir adamla, kundakçı olabilecek bir adamla, tecavüzcü olabilecek bir adamla aynı toplum içinde yaşamak zorunda kalayım? Devlet esasında bu yasayla bize bunu yaşayacaksınız, mecbursun diyor, Kabahatler Kanunu kapsamında diyor, kapalı alanda sigara içmenin cezası neyse ya da dilencilik yapmak neyse ya da kumar oynamak neyse bunun cezası da aynı, Kabahatler Kanunu kapsamında değerlendiril, Türk Ceza Kanunu kapsamına girmez diyor. Yani esasında boğuşuyoruz, boğuşuyoruz, ama geliyoruz belli bir yerde tıkanıyoruz, çünkü size bu yetki konu hakkında “tasanız” olsa bile bir şekilde “yasa”yla verilmemiş.

 

Hatta ben bunu şöyle değerlendiriyorum: Adaletin gözleri değil, ama elleri bağlı, savcı bir şey yapmak istiyor, hâkim belki bir şey yapmak istiyor, o da en azından bizim kadar hayvan sever, ama başvuruyorsunuz, bütün dilekçeleriniz takipsizlik. Mecburen öyle vermek zorunda, yetkilendirmemişsiniz ki yasayla, en önemli konulardan bir tanesi bu.

Sarhoşluk, sarhoş olarak çıktı bir adam sokakta nara attı; ona hangi cezayı verirseniz burada da aynı şekilde bu hayvana yapana veriyorsunuz ve dünyanın hiçbir yerinde de yoktur böyle bir şey. Yani Kabahatler Kanunu kapsamında olması tamam, 1950’lerden, 1940’ladan beri gelen bir olgu , ama 21. yüzyıl Türkiye’sinde yaşıyoruz, modern hukuka ayak uydurmak istiyoruz ve her gün bize örneğin, belki medyaya yansımıyor, ama sizler de işin içindesiniz, her gün bir kötü haber geliyor, yani hiç iyi haberlerle beraber olmuyoruz. Bakmayın, bu Edirne’yi film ile böyle gösterdik, ama bu Edirne’nin iyi hali, bilenler bilirler, Edirne bu hale gelmeden önce hayvanlar sadece ekmek su verilmediği için açlıktan öldüler, birbirlerini parçalamak zorunda kaldılar. Yani özel bir bakım, vesaire ihtiyaçlarının yapılmamasından dolayı değil, aşıları yapılmadı diye değil, orada çalışan adam barınakta olması gerekli o birkaç günü  tatil ilan etmiş, günlerce gelmemiş , bayramda arazi olmuş. Geldiği zaman hayvanlar aç, kemikleri sayılacak derecede, mamaya hücum ediyorlar ve siz onlara kafese kapatıyorsunuz. Bu yasada da esasında şöyle bir şey var, dikkat edin, barınak demez, bakımevi olması lazım, barınak diye bir şey uyduruldu, bu herkesin kafasına da kavram olarak girdi, esasında olması gereken, hitap edilmesi gereken “bakım evi” dir. Bakımevi dediğiniz şey de Darülaceze’dir, yani nedir, kendisine bakamayacak olan, rehabilitasyona ihtiyacı olan, aşılarının yapılması gerekli olan, yaşlı, kimsesiz insanlar nasıl Darülaceze’ye giderse kimsesiz, bakıma muhtaç olan hayvanların gitmesi gereken yer barınak değil bakımevidir. Bakımevinde de klinik olması lazım, veteriner olması lazım., orada çalışan gönüllülerin olması lazım, çalışan istihdam edilen personelin olması lazım. siz buna barınak dediğiniz zaman düşünün Anadolu’daki bir belediye başkanı, herhangi bir kasabadaki il çevre müdürü bunu kafasında nasıl algılıyor, fayanslar, kafes, içine doldurun, Nazi kampı gibi bir şey yapın, canınız istediği zaman ekmek su verin, ölürse ölür. Nasıl olsa herhangi bir sayımı alınmıyor bu hayvanların, tutanağı da alınmıyor, bir yandan gelir, bir yandan ölür, aynı bu şekilde, hepiniz içinde yaşıyorsunuz, bunu anlatmama gerek yok.

Barınaklar belli bir kapasiteyi de aştıktan sonra bakımevi olarak işletilmeyecekleri de belli oldu, yurtdışından kaçak girişi de durduramıyorlar, petshop’larla da ilgilenmiyorlar, internet üzerinden sattırmak, eşleştirmek, çiftleştirmek de serbest, yani üretimleri çoğalmaları serbest, ölümleri ise vahşice !

 

Şimdi barınaklarda kapasiteler zorlanınca  aynı Büyükçekmece’de, Kıraç’ta olduğu gibi ormanlık alana götürelim demeye başladılar. Ormanlık alana götürdüğünüz zaman ne olacak, bu hayvan ormanda ne yiyecek ki, yani insan ne yerse o hayvan da onu yiyecek, ormanlık alanda da bu sefer bu hayvanlar yabani hayatla iç içe kalıyorlar. Yabani hayatla da iç içe kaldıkları zaman az önce anlatıldı kuduz tehlikesi bu zaman başlıyor ve o hayvanlar şehrin içine indikleri zaman, tesadüfen birisini ısırdıkları zaman esasında siz bu yasayla davet etmiş oluyorsunuz insanları, : sen kuduzla da yaşayacaksın, kapkaççıyla, tecavüzcüyle birlikte yaşıyorsun, ama sen buna da mahkumsun, bunla da yaşamaya mahkumsun diyor.

 

Şimdi bu yasanın neresinden tutsan benim elimde kalıyor, başından beri şikayet ettiğimiz şey, ama tabii milletvekili değiliz, sesimiz çıkmıyor, televizyonda 2, 3 kere konuşuyorsunuz, onlar gece saat 24’den sonra ya da sabahleyin izlenmeyen saatlerde, yani bir şeyi anlatmaya çalışıyoruz.

 

Burada dikkat edelim ısrarlı bir şekilde, bazı hayvan severler vardır, evinde 60, 70 tane kedi köpek besler, ona da karşıyım, yani bir hakkın kullanılmasını zorlayan insanlara da karşıyım açıkçası, ama burada mantıklı ve bilimsel olan bir şeyi söylüyoruz.

 

İngiltere’de, Almanya’da kendi hayvanına bile kötü davranan insana tutuklama kararı veriliyor ve o insan belli bir süre bir daha hayvan bakmaktan men ediliyor, 5 yıl boyunca, 10 yıl boyunca ….üstelik her hayvanın kaydı var. Sahipli hayvanınız olsa bile örneğin İngiltere’de size 1er 2’şer yıllık periyotlar halinde gelip bakıyorlar, siz o hayvana iyi davranıyor musunuz, kötü davranıyor musunuz diye, kendi hayvanınız için dahi, yani böyle bir kontrol sistemi var, ama bizde bakıyorsunuz Edirne’den giriyor, Yeşilköy Havaalanından giriyor, bunlar evcil hayvanlar olarak bahsediyorum, normal büyükbaş hayvanlar zaten Irak Suriye sınırından giriyor, o da olayın başka bir boyutudur. Evcil hayvan olarak bu şekilde giriyor, ben de eskiden sanırdım ki bunlar sadece poşetler içinde 10 tane 20 tane filan geliyor, onunla boğuşurduk, yani işin biraz daha detayına girdiğiniz zaman bunun gerçekten TIR’larla kamyonlarla Türkiye’ye girdiğini görüyorsunuz. Bu işten gerçekten büyük paralar kazananlar var, bir girişte 500 tane 1000 tane giriyor, Çatalca’da, ipsalada bunlarla ilgili çiftlikler kurmuşlar, tabii bunların hepsi cins hayvanlar, cins hayvanlar da çabuk satılıyor. Orada 10 dolara, 20 dolara üretiyorlar, burada geçen de duydum Akmerkez’de 1200 Euro’ya yavru kedi almışlar, biz burada bir hayvanı sahiplendirmek için uğraşıyoruz, kar marjını görebiliyor musunuz, yani bire iki, bire üç gibi normal bir tacirin yapması gereken kar marjından öte 20 dolara üret 1000 dolara sat, böyle bir şey olabilir mi? Zaten o hayvanların çoğu veteriner arkadaşlar da anlatı, belirli aşıları olmadıkları için, menşe şahadetnameleri olmadığı için, faturaları olmadığı için tamamıyla kaçak, ama kar marjı o kadar yüksek ki bu işin önüne geçemiyoruz.

 

Yani esasında sadece gelen 10 tane 20 tane hayvan da değil, devlet buna gözünü kırpıyor mu kırpıyor, Eminönü’ndeki en basitinden açıkta satılan petshoplara gidin, oraya bir tane veterinerin, il çevre müdürlüğünden bir görevlinin gittiğini görmezsiniz. Onu bırakın, ben bizzat Bağdat Caddesi’ndeki İl Tarım Müdürlüğüne 100 metre, 200 metre ilerisindeki petshopları denetlemesi için baskı kurduk, dilekçeler yazdık, tenezzül edip, yanlış anlamasın kimse belki oradan da arkadaşlar vardır, ama yani bir öğle tatilinde sigara içme adımında yürüyüp gidip petshopa baksa, oradaki hayvanların normal, yönetmelikte bahsedilmiş kafes boyutlarında olmadığını, hijyen koşullarının olmadığını, menşe şahadetnamelerinin, faturalarının, aşıların olmadığını görebilecek boyuttalar, ama tabii bütün bunlar olmadığı zaman aklımıza işte o benim şu anda aklıma gelen şüpheci duygular geliyor. Acaba diyorsunuz o 1200 Euro’dan nemalananlar arasında buralar da mı var, yani bu kadar duyarsızlık olmaz, saat 5’deki servise bağlı olarak, servisin kalkış saatine bağlı olarak biz bu insanlardan merhamet uygulamasını bekliyoruz.

 

İşleri güçleri 3285 sayılı Yasa, o nedir? Hayvan Sağlığı ve Korunması Kanunu, hayvan kuduz olduğu zaman, hatta uyuz olduğu zaman, hatta bunlara da gerek yok, şüphe duyduğunuz zaman, “ben şüphe duyuyorum, bu hayvan uyuz”   ki tedavisi tahmin ediyorum kuduzdan çok çok daha basit, sadece yapmanız lazım, şüphe duyduğunuz zaman o bölgeyi karantina altına alıp itlaf etme yetkiniz var. Karantinaya bile almıyorsunuz, sadece şüphe duymanız yeterli, buna dayanıyorlar, 3285 böyle bir yetki vermiş ve bu 3285 sayılı Yasa ne kadar komiktir ki Hayvanları Koruma Kanunu içinde…… diyor ki 3285 sayılı Yasa hükümleri söz konusu olduğu zaman bu Hayvanları Koruma Kanunu uygulanmaz.

Yani ne diyor? Bir yandan hayvanları öldürebilirsin, bir yandan hayvanları koruyabilirsin, hayvanları koruma zaten Kabahatler Kanunu kapsamında, nasıl korunduğunu gördünüz, ama öbür taraftan da bu hükümler 3285’in hükümleri saklıdır, o da zaten devletin elinde silah gibi, istediği zaman yasa bana bu yetkiyi verdi. Yasa sana o yetkiyi onun için vermedi ki, artık en son aşamada ona gelirsen, bütün yapmış olduklarına rağmen hâlâ kuduz varsa, uyuz varsa ve sadece o hayvana, o bölgedeki diğer hayvanların ne suçu var? Onları da karantinaya alarak yapman lazım, işte az önce Erhun da söyledi, devamlı ben de söylüyorum, bu aşının maliyeti bir milyon lira, toptan aldığınız zaman belki de daha da ucuz, Bandırma’da 280 tane köpeği bir gecede öldürdüler, 280 köpek 280 milyon lira olsun. Veterineri de belediyeden karşılıyorsunuz, hadi onun da ayrıca bir masrafı olmasın, 300 milyon liraya oradaki bütün hayvanları kurtaracaktınız aşılamayı zamanında yapsaydınız, siz görevinizi zamanında yerine getirmiyorsunuz, Bandırma’nın veterineri var bu arada, yani yoktu, kadro eksikti diye bir şey değil. Kuduz aşısını da yapmak o kadar zor bir şey değil, gönüllüler bile ellerine alıp yapabiliyorlar, sadece bunu kontrol edeceksiniz ve kaldırım taşını değiştirir gibi hayvan öldürüyorlar …..

 

Ancak onu yapmıyorlar, hayvan kuduza yakalanıyor, niye, çünkü hayvan zamanında kuduz aşısı olmaya veterinere, belediyeye gelmedi, zamanı tutacak, benim kuduz aşısı zamanım geldi Ahmet Bey diyecek, benim aşımı yap demesini bekliyorlar. Hayvan onu yapmamış (!) , ondan sonra kuduza düşmüş bir tanesi, o da belki şüphe, hepsini öldür gitsin, bu arada işin içine özel firmalar giriyor, taşeronlar giriyor, ondan kazananlar oluyor, ilacı satarken de kazanıyorlar, hayvanları öldürürken de kazanıyorlar, üretirken de kazanıyorlar. Biz de bunlara karşı bu yasalarla ve bu zihniyetle boğuşup bir şeyler anlatmaya çalışıyoruz.

 

Dolayısıyla bizim İstanbul Barosunda ve Haytap olarak yapmış olduğumuz bir yasa değişikliği çalışması var, bu yasa değişikliği çalışmasında öncelikle bunu vurguluyoruz, yani her zaman dediğim gibi bataklığı kurutmamız lazım, bataklığı kurutmadığımız sürece tavandan akan suyu kesmediğimiz sürece oturup yeri temizliyoruz. Yeri temizlemek ne? Belediyeler itlaf ediyorlar, gönüllüler barınaklarda tutmaya çalışıyorlar, bir yandan sahiplendirmeye çalışıyorlar, ama tavandan Niagara Şelalesi gibi akıyor, yani istediğinizi yapın, artık barınaklar da kapasitelerini almamaya başladı. Dikkat edin sokaklarda artık hep cins hayvanlar dolaşmaya başladı, bildiğiniz klasik sokak hayvanı da kalmadı, üretimlerine izin var, çoğalmalarına izin var, öldürülmeleri de aynı şekilde vahşi olacak ve böyle bir kapitalist çember oluşturulmuş durumda, ……. Satan da bundan kazanıyor, aradaki taşeron firma da kazanıyor, çok ileri gitmek istemiyorum, belki işin içinde belediyeciler, veterinerler, vesaireler de var diye düşünüyorsunuz.

 

Elinize de böyle bir yasa verilmiş, bu yasayla bunu denetle, karşınıza tanklarla, toplarla, tüfeklerle geliyorlar, benim elime bir tane bıçak vermiş, hani ona karşı savaş !  Aynı, düelloya beni böyle çıkartıyor, yani elinizde yasa olmadığı zaman ne yapacaksınız ki, tamam, tasalanıyoruz, ama bu yasanın bir an önce değişmesi gerekiyor ve bu paneli yapmamızın ya da devamlı medyaya çıkmamızın nedeni bu, örgütlü bir güç haline gelmemizle bunu Mecliste ileri gelenlere anlatabilmemiz için bu eksiklikleri muhakkak vurgulamamız gerekiyor.

 

Tabii adam olayla ilgilenmiyorsa siz istediğiniz kadar anlatın, istediğiniz kadar çene yorun, olayın bilimsel araştırmasını yapın, hatta onlar uğraşmasın diye biz burada oturduk alternatif yasa bile hazırlardık, yani cezaların böyle olması lazım, yurtdışından 10 yıl boyunca giriş çıkışların yasaklanması lazım, bunların hepsini düzenledik, ilgilenenler olursa hatta haytapın web sitesine de girsinler baksınlar.

 

Yasada bir eksik daha var, fazla uzatmak istemiyorum, zamanınızı da gecenin bu saati oldu daha da almak istemiyorum, yani çok eksik var da önemlilerine değinmek istiyorum. Şimdi hayvana gittiniz herhangi bir şekilde kötü muamelede bulundunuz, “kabahat” işlediniz suç değil, en kötüsü aklınıza gelsin, az önce gösterdim, şunu yaptınız ve bunun da diyelim örneğin sahibi var. Bu kişi sahipli hayvan olduğu için Ceza Kanunu kapsamında yargılanacak, savcılığa gitiniz suç duyurusunda bulundunuz, aradan zaman geçti, bu hayvan iyileşti ya da kurtuldu, sonra siz gittiniz ya davanızı takip etmediniz ya da şikayetinizden vazgeçtiniz. Bu hayvan yine bu haliyle kaldı, burada savcılığın re’sen, ne olursa olsun, şikayete bağlı olmadan davayı açması lazım, adam öldürüldüğü zaman şikayete mi bağlı, en basitinden onu düşünün. Kundaklama yapıldığı zaman şikayete mi bağlı? Savcının otomatikman devreye girmesi lazım, siz şikayette bulunsanız da bulunmasanız da, hatta şikayetinizden vazgeçseniz bile. Diyelim ki kardeşiniz öldürüldü, siz savcılığa suç duyurusunda bulunmasanız bile savcılık şikayette bulunmadınız diye dava açmayacak mı ya da dava devam ederken vazgeçseniz, ben devam etmiyorum, anlaştım, böyle bir şey var mı?

 

Bu ne diyoruz, potansiyel suçlu olacak insan profilini zaten gösteriyor size, Sevil Hanım çok güzel anlattı, Özcan Köknel de çok güzel anlattı, diyor ki adam potansiyel suçlu. Belli, yani yüzde 90 bunu tekrar yapma olasılığı var, adamı ıslah da etmeniz lazım ayrıca, o ayrı bir hikayesi, yani psikolojik tedavi vermeniz lazım, vesaire, bunları da yapmanız lazım. Ancak siz savcılığa bu yetkiyi vermiyorsunuz, resen dava açma, kendiliğinden, gördüğü zaman bu davayı açması lazım. yani bunu siz ıslahevine, tutukevine koyup psikolojik tedavisini muhakkak yapmanız lazım, ondan sonra toplumun içine bırakabilirsiniz.

 

Hayvanları Koruma Kanunu, işte ben onun için bu yasaya, yani yasanın adı da zaten garip, Hayvanları “Koruma” Kanunu, yani hayvanların hepsinin korunması gerekir, hayvanların hakkı yok, hayvanın hakkı olduğunu da zaten kabul etmiyor. Hepsinin korunmaya ihtiyacı var, zaten bakış açısı yasanın başlığından belli, hayvan hakları yasası demeyin sakın, yanlış dersiniz, Hayvanları Koruma Kanunu, ben koru’yla ma arasına bir tire koyuyorum, koru-ma diyorum, sakın koruma, yani korursan canına okurum, üstüne seni bile cezalandırırım.

 

Deneylerle ilgili bir şey de ben ekleyeyim , örneğin yasada deneylerle ilgili bir bölüm de var, deneylere diyor ki etik kurulların kararıyla üniversitelerde bilim kurullarında izin verilir. Yönetmeliği inceliyorsunuz, etik kurullara bakıyorsunuz, etik kurallarda o olması lazım, bu olması lazım ve sivil toplum örgütlerinden biri olması lazım. Kardeşim bu sivil toplum örgütü kim? Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği mi Cami Yaptırma Derneği mi, herkes sivil toplum örgütü, oraya demiyor ki bir hayvan korumacı dernek ya da o bölgede faaliyet gösteren bu işle ilgili bir vakıf. Özellikle demiyor, çünkü etik kurula kendimizden birini soktuğumuz zaman muhalefet edeceğiz en azından, ama öbür türlü asıp kesme, istediklerini yapıyorlar. Alın size bu da yasanın bu tarafı, neresinden tutsanız elimde kalıyor, ben şimdi ne diyeyim, yani hayvanların hakkını savunmaya çalışan bir avukat olmaktan da açıkçası utanıyorum, hadi savunun, nasıl savunayım ki? Düello eşit koşullarda değil.  Yasanın neresinden baksanız her şekilde elimde kaldığı için kamu vicdanınızı tatmin edemiyorsunuz, insanlara da bir şey söyleyemiyorsunuz.

 

Son bir şey daha söyleyeyim, biz bunlara “can” olarak bakıyoruz, yani buraya toplandıysanız, hatta bu saate kadar kaldı isenizz bu hayvanların da bir canı olduğunu, bir ağaç kadar, bir bizim kadar canı olduğunu, hiç farkı olmadığını hepimiz biliyoruz. Ancak yasa bunlara “mal” diye , eşya diye bakıyor, aynı şu kalem neyse, bu kalem kırıldığı zaman neyse o hayvanların bacağı kırıldığı zaman, araba çarptığı zaman, tecavüz edildiği zaman, ormanlara atıldığı zaman, itlaf edildiği zaman, Edirne’deki gibi aç bırakıldığı zaman, Hacıbektaş’ta, Avanos’ta son zamanlarda yaşanıyor, orada arkadaşlarımız uğraşıyor, oradaki gibi zehirlenip öldürüldükleri zamanki malın değeri gibi  eşya . Yani evinizdeki buzdolabı, televizyon kırıldığı zaman hangi muamele yapılıyorsa öyle muamele yapılıyor, o da kime yapılıyor? Sahipliyse hayvanınız, yani Golden Reatriver’iniz varsa, vesaireniz varsa, koruma altındaysa, onun cezası ne, 4 ay hapis, ama nasıl 4 ay hapis biliyor musunuz? Paraya çevrilen hapislerden, adli para cezasına çevrilen hapislerden. Hayvan sahipsizse ne oluyor? Onunki de Kabahatler Kanunu, 250 milyon lira, sonuçta ikisi de para cezasına geliyor, ikisinden de devletimiz para kazanıyor. İşte Hayvanları Koru-ma Kanunu.

 

SALONDAN-

 

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Her şeyden bahsedildi, oradaki toplantı esasında, bugün özellikle onu katmak istemedim, uzadıkça uzuyor çünkü toplantı, kimsenin de zamanını almak istemiyorum, geçen sene hatırlarsanız bir benzerini yapmıştık, şimdi daha fazla özellikle o web sitemiz de açıldıktan sonra çok katılım, yani bir şeyler yapmak isteyen insanlar var, güçlerini bir arada birleştirmek isteyenler var. İnanır mısınız Tunceli’den, Kilis’ten, farklı yerlerden mailler geliyor ve bu insanları bir şekilde koordine edip organize etmeye de çalışıyoruz, ama o insanlar ne yapacaklarını da bilmiyorlar. İşte hep beraber, o yeni insanlar da gelirse hem aramızda bir işbirliği yaparız.  Yani herkesin barınağa girmesi de şart değil, kimisi barınağa girer, kimisi internette faydalı olur, kimisinin medyayla ilişkileri vardır, işte geçen bir mail atmıştım, adam çakıl taşlarını vermek istiyor, yani en büyük iyiliği yapacak belki, illa o adamın barınağa gelmesine gerek yok ki, çakıl taşlarını vereyim, barınağınıza dökün eğer kullanmanız gerekirse diyor.

 

SALONDAN-

 

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- İşte örneğin o koruma gönüllüsünün de benim kanaatimce bir karta ihtiyacı yok. Şuraya kadar gelen adama bir kart verseniz ne olur kart vermeseniz ne olur? O da devletin ayrı bir komedi tarafı, illa ben kart vereceğim diyor, yani akbil gibi, kartı olan barınağa girer, olmayan barınağa girmez. İşte Edirne’nin ilk hallerini keşke göstersek içlerinde yaşadıklarını biliyorsunuz, karta mı ihtiyaçları var? Gitmezsek, kurtarmasak hiçbirimizin de kartı yoktu yani o şeyleri yaparken, ama ille de kart alacaksın, kart alacaksın.

 

SALONDAN-

 

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- İşte gönüllü sayımızı özellikle arttırmamız gerekiyor, slaytlarda bile özellikle vurguladık, 3, 5 kişinin altından kalkabileceği şey değil, Erhun da söyledi, 3, 5 kişiyle bunu yapamayız, yani olayı tabana yaymamız gerekiyor, her anlamıyla, bilimsel anlamıyla, medya anlamıyla, sokaktaki insan vasıtasıyla, barınak vasıtasıyla, 3, 5 kişinin tekelinde kaldığı sürece altında eziliriz. Düşünün biz kaldırım taşını değiştirebilir miyiz, asfalt dökebilir miyiz , kanalizasyon  tesisatı çekebilir  miyiz  vatandaş olarak? Aramızda para toplayalım, burayı değiştiririz, ertesi gün yüz metre ileride öbür taraf patlar, orayı da para toplayalım, yani gönüllülerin cebinde zaten bunu yapabilmek için para da kalmadı ki, yani devletin yapması gereken şeyi gönüllü zaten gönüllü yapamaz. Gönüllü orada denetleyici, gözetmen olması gerekenin olması gerektiği gibi yapılmasını denetlemesi gereken birisi, yani denetim fonksiyonu var, ama nasıl işlediğini sizler benden daha iyi biliyorsunuz.

 

SALONDAN-

 

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Yaptırımı yok, işte Mamak’ı az önce anlattım, yani o kadar kanıt varken delil yokluğundan değil delil çokluğundan beraat ettiler. ben bir yakıştırma yapmak istemedim de genel durum içinde gerçeği herkesin bilmesi lazım. Yani siz bununla ilgili olarak, yani veteriner hekimlerle ilgili bir şey varsa siz de bununla ilgili panel yapın, biz dinleyici olarak gelelim, hatta imaj da düzeltelim.

 

SALONDAN-

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Yok, ben olayı genellemiyorum, kesinlikle öyle anlaşılmasın. Kesinlikle bir meslek dalına yüklenmiyorum, sonuçta veteriner çalışıyorsa zaten belediyenin istihdam ettiği olarak çalışıyor ve belediye başkanı ne emir verdiyse onun yapmak zorunda, itlaf et dediyse itlaf edecek, adam orada çalışıyor. Doğrudur, ama ben diğer görünmeyen kısmını anlattım, yani idealistleri gerçekleri vardır, yani örneğin benim mesleğimde yok mu? Baronun çatısı altındayız, özellikle hepsi böyledir diye bir genelleme yapmıyorum, yanlış anlaşılma olmasın sakın.

 

SALONDAN-

 

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- İşte hep yeni zihniyetlerle yapacağız bütün her şeyi, hep beraber yapacağız.

 

SALONDAN-

 

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Tamam, Anıl’a ve arkadaşlara da söz verelim, yavaş yavaş toplantıyı uzatmayalım. Yok, herkese izin vereceğim de fazla da uzatmak istemiyorum, çünkü sıkılmalar başladı, zorlamayalım, dikkat ederseniz saat 8 oldu, bu iş sabaha kadar bitmez. Tamam, Antalya’daki arkadaşımızı da dinleyelim.

 

SALONDAN-

 

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Şimdi bir şey diyeceğim, platformumuzun esas konusu veteriner hekimlere yüklenmek ya da onların savunmaları ya da iddiaları gibi değil, yoksa öyleydi böyleydi derken pinpon topuna dönecek. Yani hukuki bir şey soracaksanız benim konuşma hakkım olduğu için onunla ilgili yanıt vereyim, yoksa bu taraftan bakıldığı zaman bir sıkıntı görüyorum. Kısa yanıtlayalım ve ondan sonra kapatalım, çünkü saat 8 oldu, inanılmaz süredir buradayız.

 

SALONDAN-

 

Av. AHMET KEMAL ŞENPOLAT- Arkadaşlar toplantıyı kapatıyorum. Bu arada kapının girişinde Baronun kitapları var, şu yeşil olanlar, 600 sayfasında ev hayvanlarının tahliye edilmesiyle ilgili makale var, yazı var, isteyenler ücretsiz olarak alabilir. İlgilenenler olursa ev hayvanlarının tahliye edilmesi konusuna değinemedik, mahkeme kararları ve bilimsel bir makalenin olduğu kitap. Alıp okuyun. Bu panelin bant çözümleri de yayınlanınca hem HAYTAP sitesinde vereceğiz hem de baro kitapçık olarak bastıracak. Böylece bir günlük bir panel olmayacak bizden sonrakilere de önemli veriler bırakacağız. Hepinize katıldığınız bu saate kadar dinlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz.

 

Paylaş